Son Dakika

“Uluslararası hukuk” nasıl lehe çevrilebilir? (2)

Cemiyet-i Akvam’dan sonra, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler’in yeniden yapılanmasıyla ve 1960 sonrasında Ortadoğu’daki bağımsızlık hareketleriyle dünya haritası az çok bugünkü görünümüne erişmiş oldu. Her iki Örgütün kurulmasının Dünya savaşlarının hemen sonrasında olması asla tesadüfi değildir ve Dünyanın tek elden yönetilmesiyle ilgili olduğunu bugün çok daha net anlayabiliyoruz.

Son dönemlerdeki bazı gelişmeler onların mevcut dengeyi kendi lehlerine sürdürme gayretlerini gün geçtikçe daha da zorlaştığını gösteriyor. Belki de bunun için, küresel egemenliği elinde tutan ve buna devam etmek isteyen güçlerin geçen yüzyıl yaşanan belirli kırılma noktalarını kullanarak, farklı adım ve metotlar geliştirdiklerini görebiliyoruz.

Kırılma noktalarıyla kastettiğimiz olaylardan ilki, 1989 sonrası Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Birliğin küllerinden iri-ufaklı 15 devletin çıkması idi. İkinci olarak 11 Eylül 2001 tarihinde “İkiz Kuleler”e yapılan saldırı ile ABD eksenli şekillenen uluslararası terörle mücadelenin işaret fişeği atılmış oldu. Bununla, uluslararası terör konsepti artık uluslararası kamuoyu gündeminin merkezine otururken uluslararası hukukun da odaklandığı konular farklılaşmaya başladı.

Bu iki önemli gelişmenin ardından küçük ya da büyük yüzlerce uluslararası uyuşmazlık ve anlaşmazlığın, iç savaşın ve savaşların başlamış olduğunu görüyoruz. Türkiye gündeminde gazete haberleri olarak gördüğümüz Tacikistan, Karabağ, Irak, Afganistan, Yugoslavya’nın dağılması, Bosna Hersek, Çeçenistan, Somali, Doğu Timor, Güney Sudan, Kosova ve artık fiilen içinde olduğumuz Suriye ihtilafı milletler arası meselelerden akla ilk gelenleri.

Bütün bu sayılan ihtilaf ve anlaşmazlıklarda uluslararası hukukun devletler, sivil toplum kuruluşları, aydınlar, yazarlar ve sokaktaki insan nezdinde ciddi şekilde güven kaybına uğramasına yol açan çelişkili ve tutarsız yorum ve uygulamaları gizlenemeyecek bir boyuta ulaştı. Bütün bu olaylar, gözlerimizin önünde cereyan ederken dünya çapında adalete hizmet etme iddiasında olan “uluslararası hukuk” birçok noktada tıkanmış oldu. Şimdi bunlardan bir kaçına bakalım:

Birleşmiş Milletler kararlarının dünyadaki güç dengeleri göz önünde tutularak uygulanması veya uygulanmıyor olması. Örneğin Filistin olayında uygulanmayan kararları anlamak için Goldstone raporunun okunmasını özellikle öneririm.

Birleşmiş Milletler Teşkilatı Güvenlik Konseyinin daimi beş üyesinin patronajı ve veto yetkilerinin hoyratça kullanılması ile kararların işlemez hale gelmesi. Bunun sonucunda, bu beş devletten birinin herhangi bir bölgedeki menfaati söz konusu olduğunda veto yetkisi aracılığıyla uluslararası hukukun bariz şekilde çiğnenmesi ve açık adaletsizlik hallerinde bile söz konusu haksızlık devam edebilmektedir.

Adı geçen uyuşmazlıkların genelinde Savaş Hukukunun ve özellikle Cenevre Sözleşmesinin bütün hükümlerinin çiğnenmesine rağmen, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin sadece izlemekle yetiniyor olması. Ortadoğu’da savaşan devletler tarafından napalm, portakal gazı ve klor gazı gibi kimyasalların kullanıldığının iddialarının ve açık delillerin yeterince araştırılmaması.

Birleşmiş Milletlerin Bosna Hersek olayında olduğu gibi üç yıl süren şehir kuşatmaları, on binlerce tecavüz ve toplama kamplarının yapılmasına olabildiğince geç cevap vermesi ve fiili müdahalenin yıllar sonra yapılmamış olması.

Kamuoyunun medya aracılığıyla manipüle edildiği kanaatinin yaygınlaşması. Örneğin, Irak işgalinde işgalin gerekçesi olan olduğu gibi kimyasal silah üretildiği iddiasının ispat edilememiş olması.

Uluslararası hukuk kavramlarının aşırı derecede esnetilerek güçlüler lehine yorumlanması. Buna göre savaşan taraf, terörist grup, iç savaş, self determinasyon hakkı gibi uluslararası hukuk kavramlarının kavramın her olayda şık kılıf ve yorumlarla tutarsızlaştırılması.

Avrupa Kıtasında insan haklarını korumada en ciddi ve başarılı kurum olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye söz konusu olduğunda hukuk kurallarını çifte standartlarla uyguladığının onlarca örneği verilebilir. Fakat Lousidious ve Leyla Şahin kararları hak özgürlüklerin nasılda siyasi olarak esnetilerek tevil edildiğinin ve yerleşik içtihadın bozulduğunun tutarsız ve tipik örneklerindendir.

Medya önünde çatışıyor görünen tarafların perde arkası işbirliklerinin olduğunun açığa çıkması. Örneğin ABD-İran arasında nükleer enerji ihtilafı yaşanıyorken aynı iki ülke Suriye’de umulmadık noktalarda karşılıklı göz yummalarla ilişkilerini devam ettirebiliyor.

Bütün bu çelişkili tablonun tek bir devlet tarafından çözümü tabii ki mümkün değil. Mevcut küresel adaletsizliğin, yükü diğerlerinin de üstlenmesi ve bölüşülmesi halinde giderilmesi için ilk adım atılabilir. Yazının birinci bölümünde ifade edildiği gibi, mevcut duruma nasıl gelindiğini tarihçesiyle birlikte anlayarak uluslararası hukukun ve diplomasinin işletilebileceğine gerçekten inanarak ve bunun takipçisi olarak işe başlamak gerekiyor. Bunu altyapısı için de çok ciddi bir çalışma yapılması gerektiğini unutmamalıyız.

Şüphesiz, küresel adaletin sağlanması da temel bir felsefeye dayanmak zorunda. Bunun en adil çözümü “maddi değer” karşısında “insan” odaklı bir hukukun kurulması takip edilmesi yer alıyor. Bunu insana değer veren bir anlayışın ve insani taraflarını yitirmemiş milletlerin entelektüel altyapılarını yükseltmeleri, emekleri ve gayret ile başarabileceğine inanıyoruz.

“Uluslararası hukuk” nasıl lehe çevrilebilir? (1)

Yorumlar

Yazara ait diğer yazılar