15 TEMMUZ’DA ÇİFTE STANDART VE MUHALEFETİN İÇİNDEKİ "KRİPTO" MOTİVASYON

Abone Ol

​15 Temmuz hain darbe girişimi gecesi Batı dünyasının sergilediği o ikiyüzlü, pusuya yatmış sessizliği artık hepimiz çok iyi biliyoruz. Tankların milletin üzerine sürüldüğü, savaş uçaklarının Gazi Meclis’i bombaladığı, 252 vatan evladının şehit düştüğü o karanlık gecede; mangalda kül bırakmayan "demokrasi, insan hakları ve milli irade" havarisi batılı başkentlerden güçlü tek bir ses çıkmadı. Bu tavır, emperyalizmin siciline kara bir leke olarak zannedilenden çok daha derin kazındı.

​Peki, dışarıdakilerin niyetini anladık da ya içeridekiler? Asıl üzerinde durulması gereken, bizi can evimizden vuran soru budur.

​Aradan geçen yıllara rağmen Türkiye'deki muhalefetin önemli bir bölümü ve ona yakın medya organları, 15 Temmuz'u milletin demokrasiye sahip çıktığı tarihi bir direniş olarak selamlamak yerine, bu destanın toplumsal hafızadaki yerini küçültmeye, önemsizleştirmeye veya sulandırılmış polemiklerin gölgesinde bırakmaya çalıştı. O gece sokaklara dökülen milyonların çelikten iradesi görmezden gelindi, sürekli başka yapay başlıklar öne çıkarıldı.

​Şimdi gelin, hafızaları tazeleyecek basit ama turnusol kağıdı niteliğinde bir düşünce deneyi yapalım:

​Farz edelim ki aynı hain darbe girişimi, muhafazakâr-milliyetçi bir iktidara değil de sol veya sosyal demokrat bir iktidara karşı yapılmış olsaydı... Yine Türk milleti parti gözetmeksizin sokaklara çıksaydı, yine tankların önüne yatsaydı, yine Meclis bombalansaydı ve darbe milletin tokadıyla püskürtülseydi... Bugün aynı muhalif çevreler acaba nasıl davranırdı?

​Hiç kimse bizi, bugünkü tavırlarının aynı olacağına inandıramaz. Bugün 15 Temmuz’u itibarsızlaştırmak için bin dereden su getirenler, o direnişi "Asrın Demokrasi Devrimi" diye göklere çıkarıyor olurdu. Direnişin yaşandığı meydanlar birer demokrasi mabedi ilan edilir, tankların durdurulduğu noktalara uluslararası ziyaretçiler taşınır, darbeye direnenlerin heykelleri dikilir, filmleri çekilir, romanları yazılırdı. Muhalif medya ise bunu Cumhuriyet tarihinin en büyük zaferi olarak manşetlerinden asla düşürmezdi.

​Demek ki mesele demokrasi falan değildir. Mesele, "Kimin demokrasisi?" sorusudur.

​İşte Türkiye'nin uzun yıllardır mücadele ettiği zihniyet problemi tam da budur. Demokrasi ilkesel bir değer olmaktan çıkıp siyasi aidiyetlere göre anlam kazandığında, ortaya demokrasi değil çifte standart çıkar. Aynı olay, aktörüne göre ya kutsanır ya da değersizleştirilir. Oysa gerçek demokratik ilke, iktidarın kim olduğuna bakmaz. Sandıkla gelen yönetime silah çekilmişse, ona karşı gösterilen toplumsal direniş siyasi kimliklerden bağımsız olarak baş tacı edilmelidir.

​Ancak bugün geldiğimiz noktada, mesele sadece basit bir çifte standart veya siyasi körlükle açıklanamayacak kadar derin bir boyuta ulaşmıştır. Karşımızda duran bir diğer yakıcı gerçek şudur: Muhalefet blokunun, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ iktidara, devlete, emniyete ve yargıya karşı adeta bir "kan davası" güdercesine husumet ve düşmanlık beslemesinin arkasındaki asıl motivasyon nedir?

​Bu kronik nefretin, bu amansız devlet düşmanlığının arkasında, FETÖ’nün henüz tespit edilemeyen, kamufle olmuş kripto unsurlarının muhalefetin kılcal damarlarına, karar mekanizmalarına ve medya organlarına sızmış olması yatıyor olabilir mi? İğneyi kendimize, çuvaldızı bu sinsi yapıya batırmak zorundayız. Kendini gizlemekte mahir olan, solcu, liberal ya da ulusalcı maskeler takarak muhalif partilerin içine sızan bu hain şebeke, kendi intikam ajanlığını muhalefetin dili üzerinden yapıyor olabilir. Yargının FETÖ ile mücadelesini "hukuksuzluk" diye yaftalayan, devletin reflektif adımlarını "baskı" olarak nitelendiren o dil, belki de doğrudan muhalefetin.