ÖZEL HAYAT YOK KAMU ŞÜPHESİ VAR
Bu yazıyı bir kez daha net bir yere sabitleyelim.
Burada ne bir magazin dili var, ne de kimsenin özel hayatını didikleyen bir niyet. Kim, kiminle, nerede, neden görüşmüş; bizi ilgilendirmiyor. Türkiye’nin böyle bir lükse ihtiyacı yok. Bizim ihtiyacımız olan şey hesap.
Ve hesap tam da 50.000 Euro ile başlıyor.
Derya Çayırgan’ın savcılık ifadesinde kritik eşik burası. 16 Haziran 2023’te bankaya elden yatırılan 50 bin Euro. Aynı gün içinde farklı döviz türleriyle yapılan transferler. Euro giriyor, dolar ve TL çıkıyor. Bir ekonomi öğrencisi bile bu tabloya bakıp şunu sorar:
Neden tek kalemde, tek para birimiyle değil?
Savcılık da tam olarak bunu soruyor zaten.
Cevap ise Türkiye’de artık klasikleşmiş bir cümleyle geliyor:
“Hatırlamıyorum… Bankacının yönlendirmesiyle olabilir…”
Bakın, burada kimse “para nereden geldi” diye bağırmıyor. Kimse “suçtur” demiyor. Ama şu soruyu sormak da gazeteciliğin ve kamu vicdanının görevi:
Elden yatırılan 50 bin Euro’nun buharlaşan hafızası nasıl bir şeydir?
Bu ülkede milyonlarca insan bankaya 5 bin TL yatırırken bile üç kez düşünürken, 50 bin Euro’nun “tam olarak nereden geldiğini hatırlayamamak” normal bir refleks midir?
Üstelik bu para, kamuoyunun radarında olan bir belediye dosyasının içindeyken…
İşin kritik tarafı şudur:
Bu para tek başına bir suç delili değildir.
Ama kamu ile temasın olduğu bir dosyada, zamanlaması, şekli ve dağılımı sorgulanmak zorundadır.
Aynı gün içerisinde bir müteahhit hesabına gönderilen 32 bin Dolar ve 62 bin TL… Açıklama hanesine yazılan “kazanıyoruz” ifadesi… Milli takım sevinci deniliyor. Olabilir. Kimsenin sevincine karışacak değiliz. Ama devlet şunu sorar:
Neden Euro değil? Neden parça parça? Neden aynı gün?
İşte burası artık özel hayatın bittiği, kamu denetiminin başladığı yerdir.
Bu dosya, İBB gibi dev bir kamu kurumunun etki alanında şekilleniyor. İBB’nin tesisleri, imkânları, barınma çözümleri, temas ağları… Bunların tamamı milletin parasıyla ayakta duruyor. Dolayısıyla bu imkânlara erişim, “iyi niyet”le değil hukukla ölçülür.
Kimseye “neden yardım edildi” diye hesap sorulmaz.
Ama “yardımın yolu neden herkese aynı değil” diye sorulur.
Dosyada geçen temaslar, ziyaretler, telefonlar ve “arayabilirsin” cümleleri, tek tek ele alındığında masum görünebilir. Fakat bunlar para hareketleriyle aynı zaman diliminde üst üste gelince, artık tablo değişir. O tabloya da savcılık bakar, MASAK bakar, kamuoyu bakar.
Ve evet, burada Ekrem İmamoğlu ismi geçiyor diye kimseyi peşinen mahkûm etmiyoruz. Ama şunu da inkâr edemeyiz:
Bir belediye başkanının yönetim anlayışı, sadece yaptığı projelerle değil, kimin hangi kapıdan girebildiğiyle de ölçülür.
Bu yüzden 50 bin Euro meselesi küçümsenemez.
Bu rakam bir suç kanıtı değildir ama bir eşiktir.
O eşik, “kişisel hikâye” ile “kamu sorumluluğu” arasındaki çizgidir.
Biz o çizgiyi aşmıyoruz.
Ama o çizginin bulanıklaştırılmasına da razı gelmiyoruz.
Son söz yine aynı yerde dursun:
Bu yazı bir insanın hayatına değil, kamunun parasına bakıyor.
Çünkü özel hayat mahremdir.
Ama 50 bin Euro’nun hesabı, bu ülkede herkes için sorulabilir olmalıdır.
//
///////////////////////////////////////////////
SOĞUKTA NÖBET TUTANIN ONURU
SICAKTA BAĞIRANIN CÜRETİ
Silivri’de görülen bir duruşma… İmamoğlu’nun diploma iptaline karşı açtığı davanın ilk fiziki katılımı… Salonda siyaset var, koridorda gerginlik var, dışarıda ise kışın ayazı. Ve o ayazda, devleti ayakta tutan bir gerçek duruyor: Türk Polisi.
O polis; evinden, çoluğundan çocuğundan ayrı.
O polis; sıcak yatağını bırakmış, vatanın emniyeti için ayakta.
O polis; şehit düşmüş arkadaşlarının hatırasını sırtında taşıyor.
Ve o polise, bir siyasetçi parmak sallıyor.
Adı Suat Özçağdaş ..
Kendisine “gölge bakan” deniliyor. Gölgesi büyük olabilir ama söylediği sözün karanlığı daha büyük. Barikatı aşmaya çalışırken, görevini yapan polis memuruna “şerefsiz” diye bağırıyor. Yetmiyor; kendisini sakinleştirmeye çalışan polise itme cüreti gösteriyor.
Burada duralım.
Bir ülkede siyasetçinin haddi, devletin memuruna hakaret etmek değildir.
Bir ülkede muhalefetin görevi, güvenliği hedef almak hiç değildir.
Türk polisi, bir partinin polisi değildir.
Türk polisi, bir kişinin polisi değildir.
Türk polisi, milletin polisidir.
Bugün Silivri’de olanlar, bir anlık öfke değil; uzun süredir pompalanan bir dilin ürünüdür. “Devleti itibarsızlaştır, kurumu aşağıla, memuru hedef göster.” Sonra şaşır: Neden sokaklar geriliyor?
Bakın, CHP yöneticileri duruşmaya katılabilir. Özgür Özel il başkanları, aile bireyleri salonda olabilir. Bu demokratik bir haktır. Ama o hakkın sınırı, Türk Polisine hakaret ettiğiniz yerde biter.
Bu ülkede polis;
— 15 Temmuz gecesi tankın önünde durdu.
— Terörle mücadelede şehit verdi.
— Depremde enkazın altına girdi.
— Sınırda nöbet tuttu.
— Sokakta asayiş sağladı.
Ve şimdi bir siyasetçi çıkıp, “şerefsiz” diyor.
Bu kelime, sadece bir hakaret değildir.
Bu kelime, şehit ailelerine söylenmiş bir sözdür.
Bu kelime, yetim kalan çocuklara söylenmiştir.
Bu kelime, üniformaya, armaya, devlete söylenmiştir.
Kimse kusura bakmasın:
Devletin memuruna el uzatanın, dili uzundur ama vicdanı kısadır.
Polise parmak sallayanın, millete saygısı yoktur.
Siyaset yapacaksanız yapın.
Hukukla tartışacaksanız tartışın.
Ama Türk Polisini hedef almayın.
Çünkü bu ülkede polis, geri çekilirse sokak kalmaz.
Devlet susarsa kaos konuşur.
Ve şunu herkes bilsin:
Soğukta nöbet tutana “şerefsiz” diyenlerin sesi yükselir;
ama milletin vicdanında yerle bir olur.
/////////////////////////////////////////////////////////////
Nazım Hikmet TÜSİAD’da: Patronlar Kulübünde “Davet” Var
Türkiye tuhaf bir ülke.
Bazen tarih, öyle bir yerden göz kırpar ki insan ister istemez tebessüm eder. Dün yaşanan tam olarak buydu.
TÜSİAD Genel Kurulu’nda bayrak değişimi yapıldı. Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ozan Diren 2026–2027 dönemi için başkanlığa seçildi. Eski başkan Orhan Turan ise görevini devrederken kürsüye çıktı ve…
Nazım Hikmet okudu.
Evet, yanlış okumadınız.
Nazım Hikmet.
Hani şu “vatan haini” damgası yemiş, yıllarca sürgünde yaşamış, mallarına el konulmuş, şiirleri yasaklanmış, mezarı Moskova’da kalmış Nazım Hikmet ..
Hani şu “dünyayı verelim çocuklara” diyen, sınıfsız bir dünya hayal eden, sermayeyle pek de yıldızı barışık olmayan Nazım.
Şimdi o Nazım, patronlar kulübünün en tepesinde, kristal avizelerin altında, takım elbiseli sanayicilerin alkışları arasında okunuyor.
İroni mi?
Hem de kalınından.
Nazım Hikmet yaşasaydı, muhtemelen o salona üye olarak alınmazdı. Ama şiiri alınmış.
Kendisi dışarıda, dizeleri içeride.
“Ben bugün görevi bırakıyorum ama bu daveti bırakmıyorum” diyor Orhan Turan. Güzel cümle. Samimi. Ama ister istemez insanın aklına şu geliyor:
Nazım’ın “davet”i kimeydi, TÜSİAD’ın daveti kime?
Nazım, işçiyi çağırıyordu.
TÜSİAD, yatırımcıyı.
Nazım, zincirlerin kırılmasından söz ediyordu.
TÜSİAD, tedarik zincirlerinden.
Nazım, mülkiyeti sorguluyordu.
TÜSİAD, mülkiyeti koruyor.
Ama bakıyorsunuz, dizeler aynı dizeler.
Demek ki şiir, ideolojiden daha dayanıklı bir şey.
Demek ki bazı kelimeler, zamanla sterilize edilebiliyor. Uçları törpüleniyor, ruhu inceltiliyor, “zararsız” hale getiriliyor.
Nazım Hikmet bugün hayatta olsaydı, muhtemelen TÜSİAD Genel Kurulu’na davet edilmezdi. Ama öldükten sonra şiiri davetli. Çünkü şiir artık tehlikeli değil. Çünkü mısralar, yönetim kurulu kararlarını etkilemiyor.
Bu ülkede devrimciler ölünce makbul olur.
Hayattayken rahatsızlık verirler, öldükten sonra dekor olurlar.
Yine de sahneyi tamamen karalayalım mı? Hayır.
Bu tablo aynı zamanda şunu da gösteriyor: Türkiye değişiyor. Nazım’ın adını ağzına almaktan korkulan bir ülkeden, Nazım’ı kürsüden okuyan patronlara geldik. Bu da bir eşik.
Ama ironiyi kaçırmayalım:
Nazım Hikmet, hayatı boyunca sermayeye mesafeli durdu.
Bugün sermaye, Nazım’a mesafesiz duruyor.
Tarih bazen intikam almaz; şaka yapar.
Dün TÜSİAD Genel Kurulu’nda olan tam olarak buydu.