5816

Abone Ol

1995 yılıydı. Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Belediye Başkanlığı’nı kazanalı bir yıl olmuştu. Refahlı belediyelerin her yaptığı hizmet Kemalizm’e karşı bir darbe olarak medyada yer buluyordu. Öyle ki, Beyoğlu Belediyesi’nin kaldırım taşlarını beyaz-sarı yerine beyaz-yeşile boyaması bile onlara göre Mustafa Kemal’in hatırasına bir saldırıydı. Şeriatçılar tüm şehri kendi renklerine boyuyorlardı. Tartışma haftalar sürdü. Nihayet bir gece belediye, tüm kaldırımları yeniden beyaz-sarıya boyadı. Cumhuriyet rahat bir nefes aldı. Bu absürt muhalefete bugün gülebilirsiniz. Fakat, Türkiye’de siyasal kavgalar daima böylesi anlamsız semboller, ajitasyonlar ve provokasyon korkusu etrafında şekillenmiştir.

O zamanki adı Beklenen Vakit olan Akit Gazetesi’nde muhabir olarak işe başlamıştım. Henüz 18 yaşındaydım. İki yıl sonra 28 Şubat darbesinin aktörlerinden birisi olacak ADD’nin 19 Mayıs panelini izlemek üzere Ahmet’le birlikte Mecidiyeköy Kültür Merkezi’ne gönderilmiştik. Hava gergindi. Belediyeleri şeriatçılara kaptıran CHP’liler öfkeliydi. Törene geç girmeyi tercih ettik. Böylece merasimler biter, konuşmalara başlarlar diye düşündük. Konuşmalar başladıktan yarım saat sonra, birden sunucu “Atatürk, Kubilay ve Kemalist Devrim Şehitleri” için saygı duruşuna davet etti salonu. Ben usulca yerimden kalkıp, salondan ayrılmaya çalışırken, Ahmet (Emin Dağ) “Protesto gibi algılanır, oturalım” dedi. Elimi sıkıca tuttu. Kımıldamadan o uzun tii sesinin bitmesini beklemeye başladık. Aniden, arka sırada oturan teyzelerden birisi bağırdı: “İki yobaz yerinde oturuyor, ayağa kalkmamışlar!”

Bu hücum borusunun işaretiydi. Aynı anda üzerimize doğru uçan tekmeler, yumruklar arasında ben, babamın Rus pazarından aldığı Zenit marka fotoğraf makinemi korumaya çalışıyordum. Biraz hırpalansa da, Allah’tan taş gibi makineydi. Hafif sıyrıklar, bolca küfürler eşliğinde salondan çıkmayı başardık.

Aslında, ne İstiklal Harbi kahramanlarına bir saygısızlık yapmak istiyorduk. Ne de kirli bir hesaplaşmanın mağduru gariban Kubilay’la bir sorunumuz vardı.

Biz, tarihimize, ecdadımıza ve değerlerimize alenen hakaret eden bir toplulukla aynı hissiyatın bir parçası olamazdık. Tepkimiz ya da saygı duruşu denilen bu tuhaf ritüele karşı kayıtsızlığımız bundandı.

Bizler ölülerimizi Fatihalarla yâd ederiz. Oysaki bu anma merasimi, bütünüyle Batı’dan ithal edilmişti. O insanda tedirginlik hissi uyandıran tii sesi dahi, ABD İç Savaşı için Daniel Butterfield (1831-1901) tarafından bestelenen Military Taps‘tir. Heykeller, büstler, Antik Yunan’dan tevarüs etmiş tapınak anıt mezarla oluşturulan şey aslında bir panteondur.

Emperyalizme karşı mücadele etmiş, üstelik İstiklal Harbi’ni bütünüyle Yunan Ordusu’na karşı vermiş Mustafa Kemal etrafında örülen bu ritüelleri saygıyla izah etmek en başta ona haksızlık değil mi?

Bu sene 10 Kasım törenlerinde yine boş geçmedik. Edirne’de 21 yaşındaki üniversite öğrencisi bir genç kız tören esnasında “Bu (namazdaki) kıyamdır” diye bağırdıktan sonra gözaltına alınıp, hakim önüne çıkarıldı ve tutuklandı. Gerekçe 5816.

Bu kanun Menderes’in iktidarında, olası provokasyonları engellemek için çıkartılmıştı. Çünkü, CHP’nin hatalı uygulamalarını bir bir düzeltmek gerekiyordu. Hükümeti bu yoldan çevirmek isteyenler için heykellere ve büstlere saldırılması eşi bulunmaz bir propaganda fırsatıydı.

Birkaç gündür sosyal medya, bu tıp öğrencisi geç kızın bir cümlecik eylemiyle yatıp kalkıyor. Bir taraf, dinciliğin palazlandırılmasının göstergesi olduğunu, diğer taraf ise bir Müslüman genç kızın yaşadığı mağduriyetin AKP iktidarının gerçek yüzünü ortaya serdiğini savunuyor. Yani her iki durumda da suçlu AK Parti.

Tabii kimse sormuyor, tepeden tırnağa tesettürlü bu kızımızın, bırakın başörtüsüyle, peçesiyle üniversitede eğitim alması özgürlüğünü hangi siyasi iktidara borçlu olduğunu. Sorulmayacak. Çünkü, tıpkı Menderes gibi Erdoğan’ı da yolundan döndürmek için ajitasyon gerekli.

Bu ucube kanun kaldırılmalı mı? Yoksa tüm ecdadımızı ve dini değerlerimizi de içine alarak genişletilmeli mi? Bilmiyorum. Tek bildiğim artık süratle normalleşmemiz gerektiği. Çünkü, bizde bu birbirimize karşı duyduğumuz öfke ve düşmanlık varken, başka düşmana ihtiyacımız yok.