Değerli dostlar değerli okuyucular, Türkiye’nin yakın tarihinde bazı dönemler vardır ki üzerinden yıllar geçse de sis perdesi tam anlamıyla dağılmaz. 1990’lı yıllar işte böyle bir dönemdir. Devletin güvenlik refleksleri, terörle mücadelenin sertliği, bölgesel jeopolitik kırılmalar ve uluslararası istihbarat savaşları aynı anda yaşanmış; ortaya hem gerçek olaylar hem de efsaneler karışımı bir tablo çıkmıştır. “İsrail’den Kuzey Irak’a uçaksavar getirildi mi?”, “Türk iş adamları veya baronlar bu işin içinde miydi?” gibi sorular tam da bu kaotik zeminin ürünüdür. Bu yazıda hiçbir başlığı atlamadan; Susurluk sürecinden silah trafiğine, PKK’nın ağır silah kapasitesinden 2020 sonrası Kuzey Irak denklemine kadar geniş bir çerçeve çizeceğim.
3 Kasım 1996’da yaşanan Susurluk kazası, Türkiye’de “derin devlet” tartışmalarını zirveye taşıdı. Aynı araçta bir milletvekili, bir emniyet müdürü ve aranan bir mafya liderinin bulunması; devlet içindeki gayriresmî ilişkilerin kamuoyuna görünür hale gelmesine neden oldu. Bu olaydan sonra meclis araştırma komisyonları kuruldu, raporlar hazırlandı ve bazı isimler tasfiye edildi. Ancak bu süreç tam bir sıfırlama değil, daha çok yöntem değişikliğiydi. 90’larda kullanılan bazı araçlar terk edildi, bazıları kurumsallaştırıldı, bazıları ise biçim değiştirdi. Devletin terörle mücadelede zaman zaman resmî olmayan unsurlar kullandığı iddiaları kamuoyunda tartışıldı fakat “devlet PKK’ya bilerek ağır silah verdi” şeklinde yargı kararıyla kesinleşmiş bir dosya ortaya konmadı. Bu ayrımı net yapmak gerekir.
1991 Körfez Savaşı sonrası Irak’ın kuzeyinde oluşan otorite boşluğu bölgeyi fiilen Bağdat kontrolünden çıkardı. Bu süreçte PKK, KDP ve KYB gibi silahlı yapılar sahada etkinlik kazandı. Uçuşa yasak bölge uygulaması ve merkezi otoritenin zayıflaması Kuzey Irak’ı bir gri alan haline getirdi. Gri alanlar kaçak petrol ticaretini, silah kaçakçılığını ve istihbarat faaliyetlerini beraberinde getirir. 1990’larda Balkanlar’da Yugoslavya’nın dağılmasıyla büyük miktarda silah piyasaya düştü, eski Sovyet stokları ve Doğu Avrupa depoları Ortadoğu’ya yöneldi. PKK’nın eline geçen ağır silahların önemli bir kısmının bu hatlardan geldiği değerlendirilmektedir. Ancak “İsrail’den doğrudan uçaksavar alındı ve PKK’ya verildi” iddiası açık kaynaklarda kanıtlanmış bir devlet politikası olarak yer almamaktadır; daha çok siyasi söylem ve komplo iddiaları çerçevesinde gündeme gelmiştir.
1996 yılında Türkiye ile İsrail arasında savunma iş birliği anlaşmaları imzalandı. F-4 modernizasyonu ve çeşitli savunma projeleri bu dönemde yürütüldü. Bu durum kamuoyunda “Türkiye İsrail’le askerî iş birliği yaparken İsrail aynı anda PKK’ya destek veriyor olabilir mi?” sorusunu doğurdu. Bu iddia yıllarca konuşuldu ancak resmî ve hukuken kesinleşmiş bir delil ortaya konmadı. İddialar daha çok jeopolitik rekabet ve bölgesel algı savaşları çerçevesinde kaldı.
Kurtlar Vadisi dizisi 90’ların bu karanlık atmosferini dramatize etti. Baronlar, uluslararası silah tüccarları, devlet içi klikler ve Orta Doğu bağlantıları sembolik karakterlerle işlendi. Dizi belgesel değildir fakat gerçek olaylardan esinlenmiştir. Halkın zihnindeki uluslararası güçler, derin devlet ve silah ticareti algısını dramatik bir çerçeveye oturtmuş, gerçek ile kurgu arasındaki çizgiyi daha da bulanıklaştırmıştır.
2000’lerden itibaren Türkiye’nin güvenlik anlayışı dönüşmeye başladı. Teknoloji ağırlıklı istihbarat, İHA ve SİHA kullanımı, sınır ötesi operasyon konsepti ve daha kurumsal bir güvenlik koordinasyonu öne çıktı. Silah trafiği tamamen bitmedi ancak rota ve yöntem değiştirdi. 2011 sonrası Suriye iç savaşı yeni bir silah ekonomisi doğurdu. PKK ve bağlantılı yapılar klasik ağır silah kullanımından daha çok hibrit ve asimetrik yöntemlere yöneldi. Ağır silahları sahada barındırmak, gelişen gözetim ve hava üstünlüğü nedeniyle daha maliyetli ve riskli hale geldi.
“PKK ağır silah kapasitesini tamamen kaybetti” demek doğru değildir ancak sürdürülebilir biçimde kullanma imkânı ciddi şekilde daralmıştır. Hedef olma riski artmış, lojistik hatlar baskı altına alınmış ve Kuzey Irak’taki barınma alanları daraltılmıştır. Bu nedenle örgüt taktiksel olarak daha düşük görünürlük sağlayan yöntemlere yönelmiştir.
2020’lerden itibaren Kuzey Irak denkleminde üç başlık öne çıkmıştır: Türkiye’nin bölgede kalıcılaşan güvenlik yaklaşımı, Bağdat–Erbil–Ankara hattında güvenlik ve enerji merkezli diplomatik pazarlıklar ve PKK’nın Irak’ta silahsızlandırılması tartışmaları. Kuzey Irak artık sadece dağlık bir sığınak alanı değil; ekonomik, diplomatik ve jeopolitik bir dosyadır.
Sonuç olarak 1990’larda silah kaçakçılığı vardı, devlet–mafya ilişkileri tartışıldı, Kuzey Irak gri alandı ve uluslararası istihbarat savaşları yürütüldü. Ancak “Türk baronlar İsrail’den uçaksavar alıp PKK’ya verdi” şeklinde yargıyla kesinleşmiş, açık ve net bir ana dosya bulunmamaktadır. Bu anlatı jeopolitik gerilimler, derin devlet tartışmaları, popüler kültür etkisi ve algı savaşları üzerinden büyümüştür. 90’ların sisli atmosferi bugünkü güvenlik mimarisini anlamak için önemli bir arka plandır ancak gerçek ile kurgu arasındaki sınırı doğru çizmek gerekir.
Değerli dostlar son sözüm değişmez,
Allah vatana millete zeval vermesin,
Vesselam…