ABD’NİN YENİ VİETNAM’I İRAN’MI?

Abone Ol

Trump Epstein dosyasını İran’a mı gömmek istiyor?

Washington’da siyaset çoğu zaman dış politikadan değil, iç krizlerden şekillenir. Tarih bunu defalarca gösterdi.

Vietnam… Irak… Afganistan…

Bu savaşların her biri yalnızca askeri operasyon değildi. Aynı zamanda Amerikan iç siyasetindeki kırılmaların dış dünyaya yansımasıydı.

Bugün benzer bir soruyu yeniden sormak gerekiyor:
İran, Amerika için yeni bir Vietnam olabilir mi?

ABD Başkanı Donald Trump son dönemde ciddi bir siyasi baskı altında bulunuyor. Bu baskının merkezinde ise yıllardır Amerikan siyasetinin üzerinde dolaşan Epstein dosyası var. Jeffrey Epstein dosyasının açıklanmayan bölümlerinde yalnızca finans ve medya dünyasının değil, bazı güvenlik bürokrasisi ve uluslararası aktörlerin de isimlerinin bulunduğu iddia ediliyor. Washington kulislerinde konuşulan soru şu: Bu dosya açılırsa Amerikan siyasetinde neler olur?

Bazı analistlere göre İran gerilimini yalnızca jeopolitik rekabet olarak okumak eksik kalabilir. Çünkü büyük güçler tarih boyunca iç siyasi krizler yaşadıklarında dış politikada daha agresif davranma eğilimi göstermiştir. İçeride sıkışan iktidarlar çoğu zaman dışarıda kriz üretme yoluna giderler. Bu durum bazen bilinçli bir strateji, bazen de siyasetin doğal refleksi olarak ortaya çıkar.

Ortadoğu’daki güç dengesi düşünüldüğünde İran sıradan bir hedef değildir.

İran yalnızca bir devlet değil, aynı zamanda geniş bir mezhepsel ve siyasi nüfuz ağı kurmuş bir bölgesel aktördür.

Irak… Suriye… Lübnan… Yemen…

Bu ülkelerdeki bazı siyasi ve askeri yapılar İran ile yakın ilişkilere sahiptir. Bu durum uluslararası literatürde çoğu zaman “Şii hilali” olarak adlandırılır. İran’ın bu ağının karşısında ise İsrail’in ve ABD’nin stratejik kaygıları bulunuyor.

Bunun yanında İran’ın kültürel ve tarihsel etki alanı da yalnızca Ortadoğu ile sınırlı değildir. İran’ın Pers kültür havzası Afganistan’ın bazı bölgelerine ve Tacikistan’a kadar uzanan bir etki alanı oluşturur. Dil, kültür ve tarih üzerinden kurulan bu bağlar İran’ın bölgesel jeopolitiğinde önemli bir yer tutmaktadır.

Derin Pers aklı ile derin İbrani şovenizmi ABD Başkanını kurtarma operasyonunda kendilerini de imha ettiler.

İsrail açısından İran yalnızca askeri bir tehdit değildir. Aynı zamanda bölgedeki güç dengelerini değiştirebilecek bir merkezdir. Körfez ülkeleri açısından ise mesele biraz daha farklıdır. Bu ülkeler İran’ın etkisini sınırlamak isterken aynı zamanda güvenliklerini büyük ölçüde ABD’nin askeri varlığına dayandırmaktadır.

Bu nedenle İran gerilimi yalnızca iki ülke arasındaki bir kriz değil, Ortadoğu güvenlik mimarisinin merkezinde yer alan bir mesele haline gelmiştir.

Ancak askeri güç kadar önemli olan başka bir unsur daha vardır: İran’ın içyapısı.

Yaklaşık doksan milyonluk nüfusa sahip olan İran son derece heterojen bir toplumdur. Farslar nüfusun çoğunluğunu oluştururken Azeri Türkleri, Kürtler, Beluçlar, Araplar ve diğer etnik gruplar ülkenin demografik yapısında önemli bir yer tutar.

Bu nedenle bazı Batılı stratejik analizlerde İran’ın etnik fay hatlarının kullanılabileceği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır.

Kürt bölgeleri… Beluçistan… Huzistan’daki Arap nüfus…

Zaman zaman bu bölgeler üzerinden İran’ın içeriden baskı altına alınabileceği konuşulur. Ancak bu tür senaryoların uygulanmasının son derece zor olduğu da bilinmektedir. İran’ın güçlü devlet yapısı ve dış müdahalelere karşı oluşan toplumsal refleks bu hesapları çoğu zaman boşa çıkarabilir. Son dönemde dikkat çeken gelişmelerden biri de bölgedeki Kürt unsurların bu tür senaryolara mesafeli yaklaşmasıdır. Özellikle Irak Kürdistan’ındaki Barzani çizgisinin ABD’nin kara gücü olma fikrine temkinli yaklaştığı bilinmektedir. Benzer şekilde Türkiye’nin devlet aklı da bölgedeki Kürt unsurların büyük güçlerin vekil gücü haline getirilmesine sıcak bakmamaktadır.

Bu nedenle bazı Batılı stratejilerin sahada beklenen karşılığı bulmakta zorlandığı görülmektedir.

Bununla birlikte Türkiye’yi veya Azerbaycan’ı daha geniş bir çatışmanın içine çekmek isteyen bazı manipülatif girişimlerin ortaya çıkması ihtimali de göz ardı edilmemelidir. İran içindeki bazı unsurların ya da bölgesel aktörlerin provokatif saldırılarla yeni cepheler açmaya çalışabileceği yönündeki değerlendirmeler uluslararası analizlerde zaman zaman dile getirilmektedir.

Son dönemde Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler bu tartışmayı yeniden gündeme getirdi.

İran ile İsrail arasında artan askeri gerilim ve ABD’nin bu denkleme dahil olup olmayacağı sorusu yalnızca bölgesel güvenliği değil, küresel enerji dengelerini de yakından ilgilendiriyor.

Bu noktada kritik yer Hürmüz Boğazı’dır.

Dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümü bu dar su yolundan geçmektedir. Eğer bu boğaz kapanır ya da güvenliğini kaybederse, ortaya çıkacak kriz yalnızca Ortadoğu’yu değil Avrupa’dan Asya’ya kadar geniş bir coğrafyayı etkileyebilir.

Enerji meselesi özellikle Avrupa açısından son derece hassastır. Rusya ile yaşanan enerji gerilimi zaten Avrupa ekonomisini zorlayan bir unsur haline gelmişken, Ortadoğu’da yeni bir kriz Avrupa’yı daha da karmaşık bir enerji denklemine sürükleyebilir.

İngiltere ve Fransa’nın ABD’ye destek açıklamaları transatlantik ittifakın sürdürülmek istendiğini gösterirken, bazı Avrupa ülkelerinin daha temkinli yaklaşımı kıta içindeki siyasi bölünmüşlüğü de ortaya koymaktadır.

Bu tablo içerisinde Türkiye’nin konumu da dikkat çekicidir.

Türkiye son yıllarda bölgesel krizlerde son derece dikkatli ve dengeli bir diplomasi yürütmektedir. Ankara’nın bu çatışmanın dışında kalma arzusu hem diplomatik açıklamalarda hem de uluslararası temaslarda açık biçimde görülmektedir. Türk diplomasisi bu süreçte oldukça ciddi sınavlar vermektedir. Bir yandan NATO üyesi bir ülke olarak Batı ile ilişkilerini sürdürmek, diğer yandan bölgesel dengeleri koruyarak doğrudan çatışmanın parçası olmamak kolay bir denge değildir.

Ancak Ankara’nın bu dengeyi kurmaya çalıştığı açık biçimde görülmektedir.

Bu çerçevede Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Kürt meselesine ilişkin ortaya koyduğu yeni siyasi yaklaşımın zamanlama açısından dikkat çekici olduğu söylenebilir. Türkiye’de son dönemde yürütülen açılım ve diyalog çabaları bölgesel dengeleri de etkileyebilecek niteliktedir. 2017 yılında Kuzey Irak Yerel Yönetimin üst düzey yetkililerinden birisinin şu sözü çok önemliydi. “Siz bizi görmezden gelmeyin. Çünkü biz sizin kardeşiniz, sizin dostunuzuz. Biz Türksüz yapamayız. Siz Kürtsüz yaşayabilirsiniz ama biz Türksüz yaşayamayız” demişti. İşte bu söylemin karşılığını Sayın Devlet Bahçeli ortaya koymuştur. Şimdi ise bölgede Türklerin ve Kürtlerin ucuz asker olarak kullanılmasına izin vermemiştir.

Küresel finans hareketlerinde de dikkat çekici değişimler yaşanmaktadır.

Uzun yıllardır Rus oligartların ve Rus sermayesinin arka kapı finans merkezlerinden biri olarak görülen bazı bölgelerde yaşanan belirsizlikler yeni finans merkezleri arayışını hızlandırmaktadır. Bölgesel güvenlik risklerinin artmasıyla birlikte uluslararası sermaye daha güvenli limanlar aramaya başlamıştır.

Bu süreçte Türkiye ve özellikle İstanbul’un yeniden cazibe merkezi haline gelme ihtimali uluslararası finans çevrelerinde daha fazla konuşulmaya başlanmıştır.

Sonuç olarak Ortadoğu’da yaşanan gerilim yalnızca İran ile İsrail arasında yaşanan bir çatışma olarak görülmemelidir. Bu kriz aynı zamanda Amerikan iç siyaseti, küresel enerji dengeleri ve büyük güç rekabeti ile doğrudan bağlantılıdır.

Trump yönetiminin İran politikası yalnızca dış politika hamlesi olarak değil, aynı zamanda Washington’daki iç siyasi mücadelelerin bir parçası olarak da okunmalıdır. Şayet Trump Başkanlık görevinden azledilirse şaşırmamak lazım.

İran’ın gerçekten Amerika için yeni bir Vietnam’a dönüşüp dönüşmeyeceğini zaman gösterecek.

Ancak tarih bize şunu öğretmiştir: Büyük güçler savaşları başlatabilirler.

Ama o savaşların nasıl ve ne zaman biteceğini çoğu zaman kendileri de belirleyemez. Bu savaşı bitirmek için Trump’ın da Netanyahu’nun da ömrü yetmez sanırım.