Dünya

Açık denizde hukuki sınırların aşılması: İsrail’in Küresel Sumud Filosu'na saldırısı

Küresel Sumud Filosu'na yapılan saldırının mesafesi Yunanistan açıklarıdır, İsrail bu saldırıyla ilk defa en uzak mesafeyi test etmiştir.

Abone Ol

Yalova Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Hukuk Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali Osman Karaoğlu, İsrail ordusunun uluslararası sularda Küresel Sumud Filosu’na saldırısının ne anlama geldiğini AA Analiz için kaleme aldı.

Özgürlük filolarının sonuncusu olan Küresel Sumud Filosu'nun "2026 Bahar Misyonu", yeniden Gazze sularına doğru yelken açmıştı ancak İsrail, diğer tüm filolara yaptığı gibi Küresel Sumud Filosu'na da 30 Nisan Perşembe günü saldırdı. Saldırı, Girit Adası açıklarında ve seyrüsefer rejimi bakımından açık deniz ilkelerine tabi bir noktada yapıldı. Esasen İsrail’in saldırısı beklenen bir durum olmakla birlikte bu yeni saldırının iki yeni özelliği dikkat çekicidir. Öncelikle İsrail, ilk defa kendi ülkesine bu kadar uzak bir deniz alanında saldırıyı gerçekleştirdi. İkinci olarak, İsrail, ilk defa bu saldırıda uyuşturucu madde bulduğu gerekçesini kullandı. Bu iki yeni durumun ne anlama geldiği uluslararası hukuk ve politika açısından dikkatle incelenmelidir.

İsrail, neden her filoya saldırıda mesafeyi artırıyor?

Öncelikle, İsrail’in özgürlük filolarına saldırılarının hiçbiri uluslararası hukuka uygun değildir. Zira İsrail, Gazze'ye yönelik hukuksuz bir deniz ablukası uygulayarak açlığı bir savaş yöntemi olarak kullanmaktadır.

İsrail’in her defasında özgürlük filolarına saldırılarında mesafeyi arttırması, tamamen "sınırları test etme" stratejisinin bir sonucudur. İsrail, Türkiye hariç, bölge devletlerinin neredeyse tamamının deniz yetki alanlarında (münhasır ekonomik bölgelerinde) ve açık denizlerde çeşitli saldırılar gerçekleştirmiştir. Bu saldırıların hiçbirinde de yaptırıma uğramamıştır. Bu anlamda İsrail, "yaptırıma uğramaksızın yapabileceklerinin sınırını" her defasında daha ileriye taşımaktadır.

Ayrıca Tel Aviv, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf değildir ancak sözleşmenin açık deniz ve seyrüsefer serbestisine ilişkin hükümleri yine bağlayıcı kurallardan sayılan, uluslararası teamül hukuku kurallarındandır. Bu nedenle İsrail de bu kurallara uymak zorundadır ancak soykırım yaptığında dahi üçüncü devletlerden ciddi bir yaptırım görmeyen İsrail, artık bir "kural ihlal testi" stratejisi yürütmekte ve bu ihlallerin ne kadarını kanıksatabileceğini görmek istemektedir.

İsrail'den uluslararası hukuka manipüle hamlesi

Küresel Sumud Filosu’nun yolcu ve yük politikası son derece şeffaf ve titiz bir şekilde yürütülmekte ve filo yetkilileri, özellikle İsrail’in gerekçe olarak kullanabileceği hususları uygulamaktan kaçınmaktadır. Bu anlamda dünya kamuoyu filoya uyuşturucu sokulmasının imkan dahilinde olmadığını bilmektedir. Bu da akıllara tek ihtimali getirmektedir: İsrail'in bu faaliyetle askerlerinin uyuşturucuyu gemilere yerleştirme ihtimali.

Bu bağlamda İsrail, uluslararası hukuk yoluyla kamuoyunu ikna etmek istemektedir. Bu durum paradoksal olmakla birlikte Tel Aviv hala uluslararası hukuku kendi amaçlarına yönelik kullanmakta ve yaptığı uluslararası hukuk ihlallerini yine uluslararası hukuk kurallarıyla tevil etmeye çalışmaktadır.

Somut olayda Küresel Sumud Filosu'na saldırı mesafesi çok uzaktır. Hem Yunanistan’ın hem de diğer devletlerin ikna edilmesi için İsrail, bu defa ikinci bir gerekçe olarak BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 108. maddesini kullanmak istemiştir. Sözleşmenin “uyuşturucu maddelerin ve psikotrop maddelerin gayrimeşru trafiği” başlıklı 108. maddesi şu şekilde düzenlemiştir: "Bütün devletler açık denizde seyreden gemilerin, uluslararası sözleşmelere aykırı olarak, uyuşturucu maddelerin ve psikotrop maddelerin gayrimeşru trafiğine girişmelerini önlemek üzere işbirliğinde bulunacaklardır. Kendi bayrağını taşıyan bir geminin uyuşturucu maddelerin veya psikotrop maddelerin gayrimeşru trafiğine giriştiği konusunda ciddi gerekçeleri olan her devlet, bu tür trafiğe son vermek üzere diğer devletlerin işbirliğini talep edebilir."

Bu madde açık denizde gemiler üzerindeki bayrak devleti yetkisinin istisnasını oluşturmaktadır. Daha açık ifadeyle uyuşturucu trafiği, geminin bayrak devleti dışında başkaca bir devletin müdahalesini de mümkün kılmaktadır. Bu anlamda İsrail hem Yunanistan’ı hem de diğer devletleri ikna edebilmek amacıyla uluslararası hukuku, üstelik kendisinin taraf olmadığı bir sözleşme maddesini ileri sürerek araçsallaştırmaktadır. Bu anlamda uluslararası hukuk kötüye kullanılmakta ve ihlalin engellenmesine değil ihlalin izah edilmesine hizmet ettirilmek istenmektedir.

Ancak 108. maddede herhangi bir devletin başka bir devletin bayrağını taşıyan gemiye "müdahale edebileceğine" ilişkin açık bir izin söz konusu değildir. Tam aksine bayrak devletinin bir başka devletten işbirliği talep edebileceği ifade edilmektedir. Bu manada İsrail’den hiçbir devlet böyle bir talepte bulunmamıştır. Kısacası otomatik bir müdahale yetkisi söz konusu değildir. Dolayısıyla İsrail, kuvvetle muhtemel uyuşturucu bulduğunu iddia ettiği geminin bayrak devletinin rızasını almak için gizli bir diplomasi yürütecektir. İlgili devletin rızasını alamazsa dahi yaptırıma uğramayacağının rahatlığı içerisinde gerçekleştirdiği saldırıya başka gerekçeler bulmaya devam edecek ve elde ettiği "yaptırımsızlık" istisnasının bir örneğini daha test etmiş olacaktır.

İsrail istisnacılığının yarattığı tehlike

Son yıllarda İsrail ve İsrail’e koşulsuz destek veren ABD’nin eylemleri uluslararası hukukun "ölümüne" ilişkin tartışmaları yeniden gündeme getirmiş ve "kural temelli düzen" fikrinin tamamen bir ütopyaya dönüştüğü ifade edilmiştir. Örneğin sadece İsrail’in uyguladığı hukuksuz abluka dahi delinememiştir. Üstelik hem BM İnsan Hakları Konseyi hem de Uluslararası Kızılhaç Örgütü (ICRC), İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ablukanın "toplu cezalandırma" anlamına geldiğini ve sivil nüfusa orantısız zarar verdiğini tespit etmiştir.

Benzer şekilde 1949 tarihli Dördüncü Cenevre Sözleşmesi ve 1977 tarihli 1. No'lu ek protokol de toplu cezalandırma ve toplu infazı yasaklamakta ve insani yardımın engellenmemesi gerektiğini düzenlemektedir. Bu anlamda İsrail'e tanınan tehlikeli "istisnacılık", bir yandan uluslararası hukuku intihara sürüklemekte diğer yandan ise toplumlar üzerinde büyük bir baskı oluşturmaktadır. Özellikle devletlerin atması gereken adımların Küresel Sumud Filosu gibi sivil oluşumların sırtına yüklenmesi, İsrail’i daha da cesaretlendirmekte ve hukuksuzluğunun sınırlarını genişletmesine imkan tanımaktadır. Tehlikenin önlenmesi için devletlerin artık kolektif yaptırım seçeneğini gündeme alması, büyük önem arz etmektedir. Devletlerin özgürlük filolarını etkili kılması şarttır. Kaldı ki İsrail, "jus cogens" olarak bilinen en üst normlardan biri olan soykırım yasağını dahi pervasızca ihlal etmektedir. Bu saldırganlığın sonuçları gittikçe bölgenin sınırlarını aşıp dünyanın geri kalanını da etkilemektedir.

[Doç. Dr. Ali Osman Karaoğlu, Yalova Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Hukuk Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi'dir.]