Bir soruşturmanın görevi suç iddialarını ortaya çıkarmaktır; insanların ailelerini, mahremiyetini ve haysiyetini hedef haline getirmek değil. Kamu zararına ilişkin her iddia sonuna kadar araştırılmalı. Ancak suçla doğrudan ilgisi olmayan özel hayat ayrıntılarının ifade metinlerine taşınması da, siyasetin ve medyanın linç malzemesine dönüştürülmesi de hukuk devleti açısından ciddi bir tehdittir.
Anladınız Özkan Yalım dosyasından bahsediyorum..
Kendisi bir bataklığın içinde bulundu..
Kamu kaynaklarını milletin parasını gayrimeşru ilişkilerde yerken yakalandı.
Şimdi etkin pişmanlıktan faydalanırken ona; Uşaksporlu futbolculara nereden maaş verdiği, milletin paralarıyla alınan halıları neden sevgilisinin evine serdiği sevgililerine çalışmadan maaş alabilecekleri işler bulup bulmadığı sorulmuştu.
O da bunları itiraf ederken aralara başkalarının özel hayatına dair çok sayıda konu iliştirmiş..
Bir yanda kamu kaynaklarının kullanımı, belediye imkanları, para transferleri, kurultay ilişkileri ve siyasi organizasyon iddiaları… Bunlar elbette konuşulur, tartışılır, soruşturulur. Çünkü kamunun parası, milletin emaneti söz konusuysa gazetecinin de savcının da siyasetçinin de susma hakkı yoktur.
Ama başka bir çizgi daha var.
Ve o çizgi aşılırsa, hukuk devleti yara alır.
Bir ifade metninin içine, suç isnadıyla doğrudan bağlantısı olmayan özel hayat ayrıntıları dolduruluyorsa; burada durup düşünmek gerekir. Çünkü o satırlarda adı geçen insanların aileleri var. Eşleri var. Çocukları var. Anne-babaları var. Siyasetin sert diliyle hiçbir ilgisi olmayan insanlar, bir anda ülke gündeminin ortasına savruluyor.
Türkiye’de ne yazık ki uzun yıllardır “itibar infazı” ile “hukuki soruşturma” birbirine karıştırılıyor. Oysa modern hukuk sistemleri, kişinin özel hayatını korumayı devletin temel sorumluluklarından biri sayar. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8’inci maddesi de bunu söyler. Türk Ceza Kanunu’nun kişisel verileri ve özel hayatı koruyan hükümleri de aynı hassasiyet üzerine kuruludur.
Suç varsa konuşulur. Delil varsa ortaya konur. Kamu zararı varsa hesabı sorulur.
Fakat bir soruşturmanın meşruiyeti, magazinleştiği anda zedelenmeye başlar.
Çünkü toplumun adalet duygusu yalnızca suçlunun cezalandırılmasıyla değil, masumun korunmasıyla da ayakta kalır.
Bugün herkes kendi siyasi cephesinden bakıyor meseleye. Kimileri “vurun abalıya” psikolojisiyle her iddiayı alkışlıyor, kimileri ise dosyanın tamamını peşinen reddediyor. Oysa doğru yerde durmak zorundayız. Eğer suç örgüsüyle doğrudan bağlantısı olmayan özel hayat detayları siyasetin malzemesine dönüşürse, yarın aynı yöntem herkes için kullanılabilir hale gelir.
Bu ülke daha önce kaset savaşları gördü. Montaj siyasetleri gördü. Özel hayat üzerinden dizayn girişimleri gördü. Türkiye’nin bunlardan ne kadar ağır bedeller ödediğini de unutmadık.
Gazetecilik, insanların yatak odasına değil; milletin cebine, devletin kasasına, kamu düzenine bakar.
Bizim meselemiz; belediye kaynakları kullanıldı mı, kamu zararı oluştu mu, siyasi nüfuz ticareti yapıldı mı, hukuk ihlal edildi mi… Bunlardır.
Bir insanın özel hayatı, eğer doğrudan suçun unsuru değilse; onu manşetlere taşımak da, sosyal medyada linç malzemesi yapmak da doğru değildir.
Çünkü hukuk intikam aracı değildir.
Adalet ise insan onurunu koruyabildiği sürece adalettir.
/////////////////////////////////
TÜRK’Ü KÜRT’TEN KOPARMAK İSTEYEN AKIL
Bu coğrafyada yüzyıllardır aynı kıbleye dönen, aynı cephede savaşan, aynı toprağa düşen iki büyük halk var: Türkler ve Kürtler.
Bugün oynanan oyun ise sadece bir terör meselesi değildir. Asıl mücadele; Türkiye’nin içeriden parçalanması, Türk ile Kürt arasındaki tarihî bağın koparılması mücadelesidir. Çünkü biliyorlar ki bu birlik ayakta kaldığı sürece Anadolu düşmez.
Ortadoğu yeniden dizayn edilirken bazı merkezlerin hedefi, bölgedeki Kürtleri Türkiye’den uzaklaştırıp başka jeopolitik hesapların parçası hâline getirmektir. Bu nedenle hem terör dili diri tutuluyor hem de toplumlar arasına güvensizlik tohumları ekilmeye çalışılıyor.
Oysa tarih başka bir hakikati gösteriyor.
Malazgirt’te de, Çanakkale’de de, İstiklal Harbi’nde de Türk ile Kürt yan yanaydı. Bu birlik yalnızca siyasî değil; inançtan, kaderden ve ortak medeniyet hafızasından doğan bir birliktir.
Bugün yapılması gereken; etnik fay hatlarını kaşımak değil, kardeşliği yeniden tahkim etmektir. Çünkü bu coğrafyanın geleceğini dışarıdan kurulan senaryolar değil, içeride kurulan adalet ve birlik belirleyecektir.