Afrika’nın sömürgecilik öncesi ve hatta sömürgecilik dönemi tarihi, sosyolojisi, felsefesi, teknikleri ve birçok alanı protohistorya ve sözlü kaynaklara dayalıdır. Yani kıtanın kendine özgün geliştirilmiş ve yaygın bir yazısı olmadığından, sömürgecilik öncesi döneme ait bilgiler hep kıta dışından, genellikle Araplar tarafından Arapça ve daha sonra Avrupalılar tarafından aktarılmıştır.
Bilindiği gibi batı kültürüyle temasa geçinceye kadar Afrika kültürlerinde bilgi aktarımı daha çok sözlü kültür ile devam etmiştir. İslamiyet ile birlikte Mali, Bornu, Soghay, Sokoto İmparatorlukları gibi bazı Afrika devletlerinin Arapça kullanarak arşiv tutmalarına rağmen yazılı kültür sınırlı kalmıştır. Bu da uzun zaman kıtanın medeniyet ve tarihten yoksun olduğu görüşünün hâkim olmasına neden olmuştur.
Osmanlı’nın Afrika ile ilişkisi 1517 de Yavuz Sultan Selim dönemine dayanır. Portekizliler’in Memluk donanmasını yenerek Cidde önlerine kadar gelmeleri Mekke ve Medine’nin baskın tehlikesi altına girmesine yol açmıştır. Yavuz Memluk Devleti’ne son vermiş, Mekke ve Medine’yi koruyacak tedbirler almış ve Osmanlı’nın Afrika’ya adım atması ile Afrika da bir nebze rahatlamıştır.
Günümüzde Afrika’ya olan ilgi hızla artmaktadır. Sömürgecilik dönemi ardından Afrika politikaları oluşturan devletler 50’nin üzerindeki Afrika devletine kapılar aralamış siyasi, askeri, eğitim ve tarım politikaları üzerinden işbirliklerine girişmişlerdir.
Hali hazırda Afrika’da Avrupa ülkeleri, ABD, Rusya, Çin, İran gibi ülkeler çalışmalar yapmaktadırlar. Hatta İsrail bile Afrika içlerinde kendine partner devlet bulma arayışı içine girmiştir. Geçtiğimiz günlerde bugüne değin İsrail ile hiçbir ilişkisi bulunmayan Çad’ın Cumhurbaşkanı İdris Debi İsrail’i ziyaret edince bu çalışma daha bir gün yüzüne çıkmış oldu.
Türkiye 2005 yılından beri aktif olarak bir Afrika politikası çizmiş durumda. Bu politika çerçevesinde Sudan ve Somali de ciddi işler yapılmakta. İç savaşla yıkılan Somali imar edilirken Sudan ile tarım işbirliği protokolleri yapıldı. 5 milyon dönüm arazinin Türkiye’ye tahsisi söz konusu.
Türkiye diğer Afrika ülkelerinde ise çoğunlukla yardım kuruluşları üzerinden ve yardım amaçlı çalışmalar yapıyor, kuyular açıyor. TİKA, İHH, Diyanet Vakfı ve diğer yardım kuruluşları birçok ülkede bu çalışmalarına devam ediyorlar.
Türkiye’nin bölgeye sömürü amaçlı gitmediği dünyaya malum, ama gittiği hiçbir ülkede de uzun vadede programla iş yapılmadığı da açıkça ortada duruyor. Şuana dek bazı özel çabaları saymazsak ciddi bir eğitim faaliyeti yok, bir üniversite kurulmadı, var olan üniversitelerde Türkoloji Enstitüleri’nin kurulması teşvik edilmedi, hata bu ülkelerde Türk dilinin yabancı dil olarak okutulması çabası dahi verilmiş durumda değil.
Türkiye kamuoyu Afrika’yı egzotik bir kıta olarak görse ve belgesellerden tanısa da Afrika’nın farklı bir yüzü var. Artık bunun görülmesi gerekiyor. Yoksa kuyu açmak, bayramda et dağıtmakla etkili bir ülke olma şansı yok. Alanda tanınır olmak, bilinir olmak sizi etkili ülke konumuna getirecektir. Yoksa treni bir daha kaçırmış olursunuz. Afrika için geç kalmayalım, araştırmacılara Afrika yolları açılsın, oradaki çalışmalar desteklensin ve en önemlisi geçtiğimiz günlerde yaşadığımız Büyükelçi faciası gibi bir facianın daha yaşanmaması için olağanüstü çaba sarf edilsin…