Bazı türküler vardır; söylendiği anda yalnızca bir ezgi olmaktan çıkar, bir milletin hafızasına dönüşür. “Ah Bir Ataş Ver” de böyledir.
Bu türküyü dinlerken insanın aklına yalnızca bir deniz kazası gelmez. Çanakkale’nin karanlık suları, denizin altında bekleyen 22 denizci ve kıyıda onlardan gelecek bir haber için umutla bekleyen insanlar... 4 Nisan 1953 gecesi, Dumlupınar Denizaltısı uzun bir görevden dönüyordu. Çanakkale Boğazı’nın Nara Burnu açıklarında İsveç bandıralı Naboland adlı gemiyle çarpıştı.
Birkaç dakika içinde yıllarca unutulmayacak bir acının kapısı açıldı. Denizaltı sulara gömüldü. İçeride bulunan 81 denizciden 22'si, kıç taraftaki torpido bölümüne ulaşarak hayatta kalmayı başardı.
Fakat onların kurtuluşu, henüz kurtuldukları anlamına gelmiyordu.
Denizin altında, karanlığın içinde, dışarıdaki dünyayla aralarında yalnızca bir telefon hattı vardı. Yukarıda ise bütün Türkiye'nin yüreği o denizaltının içindeydi sanki. Saatler ilerledikçe umutla korku birbirine karıştı. Kıyıda bekleyenler için zaman artık saatlerle değil, gelecek bir haberle ölçülüyordu.
İşte “Ah Bir Ataş Ver”in asıl hikâyesi burada başlıyor.
Bir türkü düşünün; içinde büyük laflar yok. Ama her kelimesinde çaresizlik, özlem ve ölümün soğukluğu var. “Bir sig*ra ver” diye başlayan o istek, aslında yalnızca bir sig*ra istemek değildir. Karanlığın içinde kalan bir insanın dışarıdaki hayata tutunma çabasıdır. Birkaç nefeslik duman, içeridekiler için belki de denizin üstündeki hayatın son hatırlatıcısıdır.
Dumlupınar'ın hikâyesi bize savaşların ve kazaların yalnızca rakamlardan ibaret olmadığını hatırlatıyor. 81 denizci… 22 kişi… 81 aile… 22 umut… Ardından gelen sessizlik.
Bugün Çanakkale Boğazı'ndan geçen gemiler, belki de farkında olmadan bir hatıranın üzerinden geçiyor. Suyun yüzeyi sakin görünüyor. Oysa denizin altında bir tarih yatıyor. Ve o tarih, aradan geçen yıllara rağmen tamamen susmuyor.
“Ah Bir Ataş Ver”i bu yüzden yalnızca bir denizci türküsü olarak dinlememek gerekir. O, beklemenin türküsüdür. Umudun son ana kadar terk edilmemesinin, insanın en zor anda bile hayata bir yerinden tutunmasının türküsüdür.
Bazı acılar vardır, yıllar geçtikçe küçülmez. Sadece şekil değiştirir. Önce bir haber olur, sonra bir fotoğraf, ardından bir ağıt ve nihayet bir türkü…
Dumlupınar'ın denizcileri bugün aramızda değil. Ama onların sesi, yıllardır aynı cümlede yankılanıyor:
Ah bir ataş ver…
Belki de bu yüzden o türkü her çaldığında insan bir an susmalı. Çünkü bazen bir türküyü dinlemek, geçmişi hatırlamaktan çok daha fazlasıdır.
Bazen bir milletin unutmamak için kendi kendine tuttuğu nöbettir.
Ah bir ataş...