Akıl-idrak ve ahlâk

Abone Ol

Kavramları ile düşünemeyen toplumların özgür olma imkânlarından mahrum olduklarını düşünüyorum. Bu, belki de öğretilmiş bir yaşama biçimidir. Geleneğe yaslanan kimi bilgiler ‘mutlak itaat’ üzerinden bir dindarlık telkin ederken, aklı ve aklın insan için nasıl bir nimet olduğunu görmezden gelir. Düşündüğünü ve aklettiğini düşünen kimi insanlar da bütün kötülüklerin kaynağı olarak hep bir ‘öteki’ işaret ederek gerçek anlamda aklını kullanma ve özgürleştirme çabasından vaz geçer. Daha açık bir ifade ile kişiliğinden ve şahsiyetinden sürgün edilmiş fert, öğretilenle inancının gerçek anlamı ve mücadele yöntemleri konusunda tercih yapamaz-iradesini kullanamaz bir duruma mahkûm edilmiştir. Aklı ve iradesi hem modernite tarafından öğretilen bilgi ile hem de gelenekten devşirilmiş; fakat birincil kaynaklarla örtüşmeyen ‘aklı tatil etme, itaat etme, meyyit olma’ öğretisi, insanın yaratılış amacı, fıtratı ve inancın telkin ettiği direniş ahlâkıyla örtüşmemektedir.

Hakikate ulaşma yolculuğunda yeni ve doğru yöntemlere ihtiyaç var. Bütün kötülükleri dış etkenlere fatura ederek rahatlama numaralarından vazgeçmeli artık insan. Başımıza gelenler ve yaşadıklarımızın sebebi ‘emperyalist güçlerdir ’, ‘Dış güçler elbirliği ile başarılı olmamızı istemiyor’, ‘Yahudiler tüm dünyanın şeytanlarıdır’ (…) gibi retorikler, en azından tanık olduğum son elli yılda bize hiçbir fayda sağlamadı. Daha iyi bir eğitim sistemi geliştiremedik, hatta bir çaba içine de girmedik. Başarılı bir sanayi, tarıma dayalı sağlıklı bir üretim hamlesi de gerçekleştiremedik. Köyleri tarım ve hayvancılıktan kopararak insanların şehirlerin çeperlerinde yokluk içinde yaşamalarını teşvik ettik ve daha kötü zamanların alt yapısını kurguladık.

Karşı karşıya kaldığımız meselelerimiz üzerine düşünme ve çözüm arama gayretinde olmadık. Hep birilerinin bizim adımıza düşünmesini, kararlar almasını ve bizi kurtarmasını bekledik. Kendisini kurtarmaktan aciz ‘ululuk ve bilgelik’ atfedilmiş cehalet abidesi kimi odaklardan medet umduk. Dünya ve ahiret konusunda din’in bize öğrettiklerini görmezden gelerek din diye birilerinin şekillendirdiği biçimler üzerinden bir dindarlık yaşamaya ayarladık akıl saatimizi. Saatlerce bize ne söylediği konusunda bir soru sormadan, merak etmeden ‘öte dünyada sevabına mazhar oluruz umuduyla’ Kuran okuduk. Oysa Kuran yeryüzünde insanların itibarsızlaştığı, kız çocuklarının diri diri gömüldüğü, insan haysiyetinin yerle bir edildiği, güçlünün itibar gördüğü, (…) bir zamanda hayat kitabı olarak indirilmiş ve insanlığa yeni bir ufuk telkin etmişti. Aklı özgürleştirmiş, insanları eşitlemiş, ‘ziyanda olma’ durumlarını öğretmişti. Hatta o mutlak hakikati, doğruyu telkin etmede muhataplarını öyle güçlü bir uyanışla tanıştırmıştı ki, kimi zaman vahyin ilk muhatabı nebiye (as) “Sen Allah’ın peygamberi değil misin” sorusunu soranlar bile olmuştu. Müslümanlar, iman ettikleri kitaba soru sormuyorlar; çünkü bilgiyi yük bellediler. Akıl köleleşti. Eğitim-öğretim süreçlerinde Batı kavramları ile dünyevileşerek uhrevi gerçeklikten koptu; yetişkinliğinde ‘itaat ederek ve efendisinin eteğine tutunarak kurtulacağına inanarak’ dünya gerçekliğinden koptu. Her ikisi de yanlıştı; çünkü din, fıtri bir denge üzerine kurulmuştu. Müslümanlar bu dengeyi/mizanı kaybetti.

İşgale ve kullanılmaya hazır bir zihinle efendilerimizi bekleyen bendeler gibiyiz. Aklımızı sömürülmeye hazır pozisyonda tutuyoruz. Silindir şapkalı Batı adamının telkinleri ile Doğunun esrarlı serpuşunu sarıp bize diz çöktürenlere ‘neden’ diye sorma cesareti gösteremiyoruz. Biri ‘özgürlük’ diye diğeri ‘itaat’ diye iğfal ve iğvaya devam ediyor. Müslümanların en modern portresi 18. asrı işaret eder. Zaman donmuş tüm sorular anlamını kaybetmiş gibi. 19. asrın sonu 20. asrın başında Mehmet Âkif ve arkadaşları ile Muhammed İkbal ve çevresi fotoğrafta ufak tefek düzenlemeler-düzeltmeler yapmaya çalıştılar; ancak yeterli olmadı. Bugün düşünce alanında, kültür ve ilahiyat bahsinde zifiri bir karanlık içinde debelenip duruyoruz.

Tanzimat’la başlayan kendimize, dinimize, fıtratımıza, medeniyet ve kültürümüze yabancılaşma; süreç içerisinde bizi yasa ve tepeden inmeci jakoben telkinlerle Fransız İhtilali normlarına teslim etti. Dini terimlerimizi ve yaşama biçimlerimizi Batılı kavramlara emanet ettik. Uyanış ve fark ediş zamanlarına girdiğimiz bir dönemde itirazlarımızı, dini anlayarak ve dinin öğrettiği kavramlarla değil; geleneğin şekilciliğine teslim olarak, dindarlaşarak; fakat dinin dönüştürücü gücünden ve telkin ettiği büyük ahlâki ilkelerinden uzaklaşarak yaptık. İbadetlerimiz bizi ötekine değer veren, saygı duyan, onu insan olarak değerli bilmemizi öğütleyen dinin ilkelerini hayatımıza katmamıza imkân sağlamadı. Hatta dindarlığından dolayı kibir ve despot birer insana dönüşen, toplumda kötü örnek arandığında ilk gösterilen tipler ne yazık ki dindarlar arasından çıktı. Kendisinden gayrısını cennete yakıştırmayan, din ile ahlâk arasındaki ayrılmazlığın idrakinde olmayan dindar tipler kendilerini hep farklı bir yerde konumlandırma çabasına girdiler. Müslümanların bu ve benzeri konularda muhasebe, musahabe ve müzakere etme gereği vardır.

Müslüman dünya, muhafazakâr dindarlık ile seküler modernlik kıskacında akıl ve idrak melekelerini yitirdi. Dindarlık vehmiyle ahlâka ihtiyaç duymayanlarla; alkol ve dansla aydın, medeni ve modern olduğunu sanan tipler toplumu kaos ve büyük bir girdaba çekmeye devam ediyorlar. Anlaşılmalı ve bilinmelidir ki ülkede yaşayan insanlar inançlarına sadık kalarak dinlerinin gereğini yerine getirirken, ötekinin hak ve hukukunu savunan ahlâklı ve modern birer fert olmaya muktedir bir fıtratla yaratıldılar. Varoluş-yaratılış- gayelerine uygun yaşama prensiplerine dönmek için kulluk şuurunun idrakinde olmak gerek.