Algoritma tuzağı ve kaybolan seyir zevki

Abone Ol

Son zamanlarda sinema için “Seyirci artık sabırsız.” Cümlesini çok sık duyuyoruz. Bu cümle rahatlatıcı bir yalan. Zira sorumluluğu seyirciye yüklüyor. Oysa sabırsız olan izleyici değil, belirsizlikten korkan sistem.

Büyük dijital platformlar, seyircinin neyi sevdiğini ölçtüğünü iddia ediyor. İzleme süreleri, durdurulan sahneler, geri sarılan dakikalar, terk edilen bölümler… Hepsi algoritmanın elinde birer veri. Ama bu veriler hikâyeyi anlamak için değil, risk almamak için kullanılıyor.

Algoritma “Ne izlenir?” sorusunu sorar. Ama asıl sorması gereken ”Ne kalır?” sorusu. Çünkü izleme bittiğinde geriye kalan şey algoritmanın ilgi alanına girmez. Bir sahnenin günler sonra durup dururken akla düşmesi. Bir karakterin veremediği kararın içten içe bir rahatsızlık bırakması. Finalde verilen cevaptan çok, sorunun seyirciye kalması…

Bunlar ölçülemez. Bunlar sayıya dökülemez. Ama sinemayı sinema yapan tam olarak budur. Algoritma anı kontrol eder. Sinema zamana yayılan etkiyle ilgilenir. Bu yüzden anlatılar hızlanıyor, karakterler sadeleşmiyor, düzleşiyor. Çünkü algoritma karmaşık duyguları tanıyamaz. Sessizliği ölçemez. Bir bakışın, bir bekleyişin değerini hesaplayamaz. Durum buyken ortaya çıkan şey zevk değil, alışkanlık oluyor.

Platformlar seyir zevkini genişletmiyor, daraltıyor. Bize benzer işler önererek, farklı olanı görünmez kılıyor. Yeni bir tat sunmuyor, eski tadı tekrar tekrar ısıtıyor. Bir süre sonra riskli anlatılar sıkıcı, yavaş akan sahneler gereksiz cevapsız finaller yarım gelmeye başlıyor. Oysa sorun hikâyede değil. Sorun, seyretme kasımızın köreltilmesinde. Algoritma bizi eğitmiyor, bizi kolaya alıştırıyor. Zorlayan değil, yormayan işleri öne çıkarıyor. Merak uyandıranı değil, tanıdık olanı ödüllendiriyor.

Algoritmanın en görünmez etkisi, beklentiyi yeniden tanımlaması. Artık bir sahnenin ne anlattığını değil, ne kadar sürede bir şey anlattığını önemsiyoruz. Hikâye geciktiğinde huzursuz oluyor, karakter sustuğunda sabırsızlanıyoruz. Çünkü sistem bize sürekli “Bir şey olmalı.” Sorusunu fısıldıyor. Oysa sinemanın bazı anları tam da hiçbir şey olmuyormuş gibi görünen yerlerde güçlenir. Algoritma bu boşluklardan hoşlanmaz. Zira boşluk ölçülemez. Ama seyircinin iç dünyasında en kalıcı izler tam da o boşluklarda oluşur.

Seyirci değişmedi, sadece tahammül eşiği değişti. Çünkü algoritma, cesur işleri değil güvenli tekrarları besledi. Artık sevdiğimizi değil, tolere edebildiğimizi izliyoruz. Beğeni artık seçim değil refleks. Tam burada durup şunu sormak gerekiyor: Algoritmanın sevmediği bir hikâyeyi biz gerçekten sevmiyor muyuz, yoksa onu sevecek sabrı bize unutturan bir düzenin içinde miyiz?