Kırgızistan’da bir cami…
Saflar dolu.
İmam Fâtiha’yı bitiriyor.
Cemaatten biri, alışkanlıkla, içinden geldiği gibi söylüyor:
“Amin.”
Ve olan oluyor.
Yanındaki “çok mezhepli” kardeş,
“mezhebime muhalefet ettin” diyerek
adamın ağzına bir tokat yapıştırıyor.
Sebep?
Sesli “amin”.
İnsan sormadan edemiyor:
Bu nasıl iman, ya Rabbi?
Bu nasıl dindarlık?
Mezhep mi bu,
yoksa tahammülsüzlüğün fıkhı mı?
Bakın, mesele mezhep meselesi değil.
Mesele mezhepçilik.
Bir Müslüman,
sırf kendi mezhebinden değil diye
başka bir Müslümana el kaldırıyorsa,
orada din bitmiş, kabilecilik başlamıştır.
Evet, İslam âleminde kronik bir hastalık bu.
Adı da belli:
Nifak.
Şikak.
Kin.
Adavet.
Üstelik çoğu zaman “en dindar” görünen yerlerden çıkar.
Evet, bir insan amelde
İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’ye tâbi olabilir.
Bu, bir tercihtir.
Bir zenginliktir.
Ama Hanefî mezhebine tabi olmak ayrı,
Hanefîcilik ayrı şeydir.
İmam-ı Âzam’ın hayatında
“benim mezhebim” diye insan dövmek yoktur.
Aksine,
“yanlışsa terk edin” diyecek kadar
tevazu vardır.
Ama bugün ne var?
Mezhep var, merhamet yok.
Usul var, ahlak yok.
Fıkıh var, feraset yok.
Bu zihniyeti küçük dairelerde de görürsünüz.
Cemaatçilik afişi altında kurulan
mini örgütlenmeler bunun en bariz örneğidir.
Herkes çağırır.
Ama nereye?
Kimi kendi hocasına,
kimi kendi şeyhine,
kimi kendi grubuna…
Peki Müslüman’ın asıl davası neydi?
Ezan.
Evet, sadece ezan.
Bir Müslüman’ın davası,
ezandaki davetten başka bir şey olamaz.
Eğer o davetin yerine
kişiyi, grubu, mezhebi koyuyorsan;
farkında olmadan
ezana muhalefet ediyorsun.
Ve tokat atılan şey
aslında “amin” değil.
Tokatlanan şey
İslam’ın ruhu.
Selam ve dua ile
Fiemanillah