ANA MUHALEFET NEDEN KAZANMAK İSTEMİYOR?

Abone Ol

Ülkemi meşgul eden iki ana gündem var. Birincisi, artık kronikleşmiş, ve hatta acınacak hallerde olan bir ana muhalefet sorunu, diğeri ise Ortadoğu, İran-ABD-İsrail savaş üçgeni.

Savaşı tüm ayrıntısına kadar sosyal medya da canlı izliyoruz. O yüzden ben diğer kronik sorunumuz olan ana muhalefet partisini, yani CHP’yi yazacağım.

Öyle yaşanan kepazelikleri, vurgunları, otel odalarını, otel odalarının içini didiklemeyeceğim. Çünkü daha fazlası mahallenin meydanına dökülmüş durumda. Görmek isteyen fazlasıyla her şeyi görüyor.

Ben ulu orta dökülenlerin dışında, CHP’nin niye kazanmak istiyormuş gibi gösterip kazanmamak için uğraştığını genişletip açarak başka bir CHP gerçeğiyle yüzleştireceğim sizi.

Derdim, yazının üslubu bu konularda toplumda oluşan çirkinliğe alet olmadan, terbiye sınırları içerisinde fotoğrafı seçmene daha net göstermek…

*

Sorun inandırıcılık mı, yoksa kazanma yeteneği mi?

Bugün Ana Muhalefet’in kamuoyuna yansıyan haline baktığımızda ortada güçlü bir iktidar alternatifi değil, dağınık, yönünü kaybetmiş, rotasızlıkta kaybolmuş bir CHP görüyoruz. Ciddiyetin yerini tartışmaların, disiplinin yerini savrukluğun, siyasal iddianın yerini ise günübirlik polemiklerin aldığı tablo bu.

Burada tek tek olayların doğruluğu ya da yanlışlığı değil mesele. Asıl mesele, bu görüntünün neden sürekli tekrar edildiği. Çünkü siyaset, sadece ne yaptığın değil; seçmenin zihninde nasıl bir iz bıraktığındır. Ve bugün o iz, güven değil, tam tersi dev bir güvensizlik üretiyor.

Bir siyasi partinin en büyük sermayesi yönetebilirlik hissidir. Toplum kusursuzluk aramaz; ama en azından bir düzen, bir ciddiyet ve bir istikrar görmek ister. Oysa Ana Muhalefet, bu hissi güçlendirmek bir yana, tam tersine zayıflatan ne kadar yanlış şeyler varsa ve hatta onları da doğruymuş gibi pazarlamanın gözü körlüğüyle çirkin bir performans sergiliyor.

Tam bu noktada insan şunu sormadan edemiyor: Bu tablo gerçekten sadece beceriksizlik mi, yoksa farkında olunmadan üretilen bir siyasal konfor alanı mı?

Çünkü iktidar olmak hiç öyle romantik olmak filan değil, oldukça ağır bir sorumluluk gerektiren bir şey. Kriz yönetmektir, karar almaktır, bedel ödemektir. Ve en önemlisi, söylediğin her sözün arkasında durmayı gerektirir.

Muhalefet ise doğası gereği daha rahat bir alandır. Eleştirirsin ama yönetmezsin, iddia edersin ama sınanmazsın, söylersin ama sonuç üretmek zorunda kalmazsın. Bu yüzden uzun süre muhalefette kalmak, farkında olunmasa bile bir tür siyasal konfora dönüşebilir.

Bu konfor zamanla, risk almaktan kaçınmak, net pozisyon almamak, kimseyi rahatsız etmeyecek bir dilin arkasına saklanmak gibi bir refleks üretir. Oysaki siyaset, tam da bu risklerin alındığı yerde başlar.

“Bir adam sürekli aynı sınava girer ve her seferinde kalır.

Sonunda hocaya gider:

“Hocam ben çalışıyorum ama geçemiyorum.”

Hoca kâğıtlara bakar ve der ki:

“Çalışıyorsun ama hep aynı yanlışları yapıyorsun.”

Adam itiraz eder:

“Ama ben istikrarlıyım!”

Bugün Ana Muhalefet’in durumu da bu maalesef.

Diyor, ama değiştirmiyor.

İstiyor, ama risk almıyor. Aynı hataları tekrar etmeyi, istikrar sanıyor. İktidar olmayı talep ediyor ama o talebin gerektirdiği ağırlığı taşımaya yanaşmıyor.

Oysa siyaset, dilekle değil iradeyle yapılan bir iştir, sorumluluktur.

Seçmen kararsızlık değil yön görmek ister, tereddüt değil, irade görmek ister.

Diğer büyük bir sorun ise Ciddiyet meselesi.

Ciddiyet, sadece kürsüde büyük sözler söylemek değil. Aynı zamanda o sözlerin ağırlığını taşıyacak bir disiplin, bir tutarlılık ve bir özdenetim meselesidir. Bu olmadığında siyaset, kolayca bir görüntüler toplamına dönüşür. Ve o görüntü ne kadar zayıfsa, inandırıcılık da o kadar aşınır.

Bugün CHP’nin yaşadığı da budur.

Söylem ile görüntü arasındaki uçurum büyüdükçe, seçmenin zihninde oluşan tek bir soru, “Bunlar ülkeyi gerçekten yönetebilir mi?”

Çünkü seçmen davranışı çoğu zaman karmaşık teorilerle değil, basit bir güven duygusuyla şekillenir. Güven yoksa en doğru politikalar bile karşılık bulmaz.

Belki de mesele sandığımız kadar karmaşık değil, belki de sorun kazanamamak değil, kazanacak gibi davranmamaktır.

Çünkü iktidar olmak, sadece seçim kazanmak değil; bir ülkeyi taşıyabilecek bir ağırlığı omuzlayabilmektir.

Ve o ağırlığı taşımaya hazır görünmeyen bir partinin, sandıkta kazanması zaten mümkün değildir.

Acımasız bir terazidir SİYASET

Söylediklerini değil, gösterdiklerini tartar. Bugün o terazinin söylediği şey çok net: Sorun kaybetmek değil. Sorun,hatalarda, hatalı halleri istikrar, bu hali de siyaset zannetmekte...

Sorun, toplumun, ve kitlenin, Atatürk, Atatürk Cumhuriyeti’ne olan saygı ve sevgini, onu temsil ettiğini söyleyerek, çıkar, bencillik ve sömürü üzerinden bireysel rant ve avantaj elde etmeye uğraşmak…

Ve durum, artık kendi kitlesi de bu kandırmaca yainanmıyor!

Durum böyle olunca, ülkede çok ciddi ve zarar veren bir Ana Muhalefet var...

Halkla, dahası artık kendi kitlesiyle diyalog kuramayan, İstikrarlı politika üretemeyen, ağzından demokrasiyi düşürmeyip kendi içinde ise anti demokrat davranan bir CHP izliyoruz.

CHP’yi ülkenin daha iyi olmasına kafa yormaktan çıkarıp sadece iktidarı devirmeye şartlandıran, dert ülke olmayıp sadece iktidarı devirmek olduğu içinde kendi kadrolaşmasını da bu paralelde oluşturduğu için ülkenin kendi gerçekleriyle büyük bir çatışma yaşaması da gayet normal oluyor.

Ülkesine düşmanlaşan, iyi şeyleri görmesi imkansız olan, emeli olan devletlerin fincanına kahve servisi yapan bir CHP kendi içinde yok olup boğulmaya mahkumdur....

O zaman neymiş durum?

Ülkenin kurumlarını, devlet mekanizmasını küçümseyip, "ben değilsem ülkenin başında, ne yargı tanırım ne adalet"tavrı gün gelir, tanımadığın o yargı, adalet seni çıkarır pazarın orta yerine, sergiler tüm pisliğini...