ARA SEÇİM YARGIYA SİYASİ OPERASYON MU?

Abone Ol

Türkiye siyaseti yeni bir kırılma eşiğinde. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in “çok iddialı bir hamle” diyerek işaret ettiği ara seçim çıkışı, artık sadece bir taktik tartışması değil; doğrudan sistemin nasıl işletileceğine dair bir kriz başlığı haline geldi. Ankara kulislerinde konuşulan senaryo net: 30 sandalye boşaltılarak Meclis ara seçime zorlanacak.

Ama bu tartışmanın merkezinde artık başka bir soru var ve kimse bu sorudan kaçamaz:

“Ekrem İmamoğlu’nu cezaevinden kurtarma operasyonu mu?”

Evet, mesele tam olarak bu noktaya dayanmış durumda. Çünkü baktığımızda genel ülke siyasetine hiçbir biçimde etkisi de olmayacak katkısı da olmayacak lüzumsuz bir süreç. Yani erken gelen seçim olsa anlarım cumhurbaşkanı seçimi olsa anlarım başka bir şey olsa anlarım.. Ama hiçbir yaraya merhem olmayacak bir şey bu ara seçim denilen şey… Peki bu ısrar niye?…

CEZAEVİNDEN ADAM KURTARMA OPERASYONU

Ekrem İmamoğlu… İstanbul siyasetinin en kritik aktörlerinden biri.. Hakkında yürüyen yargı süreçleriyle birlikte bu tür bir siyasi hamlenin zamanlaması tesadüf olarak açıklanamayacak kadar dikkat çekici.

Anayasa’nın 78. maddesi açık. Ara seçim için 30 sandalye gerekiyor. Bugün 8 koltuk boş. Geriye kalan 22 koltuğun topluca istifa yoluyla boşaltılması ise siyasetin doğal akışı değil, açık bir mühendisliktir. Bu, sandığa gitmek değil; sandığı zorlamak, hatta sandığı bir araç haline getirmektir.

Şimdi işin en kritik ve çoğu kişinin yüksek sesle dile getirmekten çekindiği kısmına gelelim.

Türkiye’de bir kişinin seçime girip giremeyeceğine karar veren merci Yüksek Seçim Kurulu’dur. Ancak YSK’nın önüne gelen dosyalarda takdir alanı sınırlıdır. Esas belirleyici olan, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 76. madde ve ilgili seçim mevzuatıdır. Bu çerçeve çok nettir: Eğer bir kişi hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet ve buna bağlı siyasi yasak yoksa aday olabilir; ancak karar kesinleşmişse, YSK’nın bunu yok sayma gibi bir lüksü yoktur.

İşte tam da bu noktada, tartışılan hamlenin zamanlaması anlam kazanıyor.

Eğer yargı süreci henüz kesinleşmemişken bir seçim atmosferi oluşturulursa, adaylık yolu açık kalır. Ama karar kesinleşirse, siyasi yasak devreye girer ve o kapı kapanır. Yani mesele sadece bir seçim çağrısı değil; doğrudan zamanlamaya oynanan bir siyasi hamledir.

Bu yüzden kamuoyunun sorduğu o soru sadece bir iddia değil, aynı zamanda bir şüphe cümlesidir:

Bu bir siyasi hamle mi, yoksa Ekrem İmamoğlu’nu cezaevinden kurtarma operasyonu mu?

Türkiye siyasi tarihi bu tür girişimlerin bedelini defalarca ödedi. 1990’ların İtalya’sında yargıdan kaçış refleksi siyaseti çürüttü. Latin Amerika’da seçim mühendisliği, hukuku etkisizleştirdi. Sonuç hep aynı oldu: Devlet zayıfladı, güven sarsıldı.

Bugün Türkiye aynı hataya düşmemelidir.

Numan Kurtulmuş ile yapılacak görüşme bu yüzden sıradan bir temas değil; Türkiye’nin hukuk-siyaset dengesini doğrudan ilgilendiren kritik bir eşiktir.

Ama şunu herkes açıkça görmeli:

Siyaset, yargıdan kaçış alanı değildir.
Sandık, hukuku baypas etmenin aracı değildir.

Eğer birileri sandığı, yargının üstüne çıkarmaya çalışıyorsa, bu artık bir parti meselesi olmaktan çıkar; doğrudan devletin temel dengelerine yönelik bir risk haline gelir.

Ve milletin zihnindeki o soru, bütün ağırlığıyla ortada durmaya devam eder:

Bu hamle gerçekten demokrasi için mi, yoksa bir ismi kurtarmak için mi?
/////////////////////////

İDAM YASASIYLA ADALET DEĞİL, AYRIMCILIK TESİS EDİLİYOR

Dünya, hukuk kisvesi altında işlenen ihlallerin yeni bir perdesine daha tanıklık ediyor. İsrail Meclisi’nin kabul ettiği ve yalnızca Filistinlileri hedef alan idam düzenlemesi, artık tartışmanın yönünü değiştirmiş durumda. Bu bir ceza politikası değil; bu, doğrudan kimlik üzerinden inşa edilen bir cezalandırma modelidir.

Bir yasa düşünün… Suçu değil, faili değil, doğrudan kimliği hedef alıyor. Bir halkı kategorize ediyor ve o kategoriye özel bir ölüm hükmü üretiyor. İşte bu noktada hukuk ortadan kalkar, geriye sadece güç kalır. Ve güç, hukukun yerine geçtiğinde ortaya çıkan şey adalet değil, zulümdür.

Bugün Filistin halkını hedef alan bu düzenleme, modern dünyanın utanç sayfalarına yazılacak bir gelişmedir. Çünkü hukuk, bireysel sorumluluk esasına dayanır. Oysa burada kolektif bir yaklaşım var. Bir halkın tamamını potansiyel suçlu gibi gören bir zihniyetle karşı karşıyayız.

Tarihe bakalım.
20. yüzyılda benzer uygulamalar hangi sonuçları doğurdu? Nazi Almanyası’nda çıkarılan yasalar, önce belirli kimlikleri hedef aldı, sonra o kimlikleri yok etmeye yöneldi. Güney Afrika’daki apartheid rejimi, hukuku araçsallaştırarak bir halkı sistematik biçimde baskı altına aldı. Bugün İsrail’in attığı bu adım da aynı zihinsel çizginin devamı olarak okunmak zorundadır.

Sorulması gereken soru artık çok nettir:

Bir devlet, yasayı sadece belirli bir halk için çıkarıyorsa, orada hukuk var mıdır?

Cevap açıktır: Hayır.

Bugün uluslararası toplumun sessizliği de en az bu karar kadar tartışmalıdır. Çünkü bu tür düzenlemeler, yalnızca bir coğrafyayı değil, bütün dünyayı ilgilendirir. Eğer bu açık ayrımcılık karşısında etkili bir tepki verilmezse, yarın benzer uygulamaların başka ülkelerde de ortaya çıkması kaçınılmaz olur.

Daha açık söyleyelim:

Bu bir güvenlik politikası değildir.
Bu bir hukuk düzenlemesi değildir.
Bu, doğrudan bir halkı hedef alan kolektif cezalandırma girişimidir.

Ve kolektif cezalandırma, insanlık tarihinin en karanlık suçları arasında yer alır.

Bugün susanlar, yarın konuşamaz.
Bugün görmezden gelenler, yarın aynı hukuksuzluğun hedefi olabilir.

Çünkü adalet ya herkes içindir ya da hiç kimse için değildir.

Ve bugün gelinen noktada, İsrail Meclisi’nden çıkan bu karar, sadece bir yasa değil; insanlığın ortak vicdanına karşı yazılmış bir metindir.

Adı ne olursa olsun…

Bu bir yasa değil, açık bir utançtır.


////////////