Dünya Kupası’nda A Milli Takımımızın oynadığı iki maçı da büyük bir heyecanla izledim. Ancak sahada gördüğüm en büyük eksiklik takım oyununun olmamasıydı.
İlk maçta Avustralya karşısında rakip savunmayı bir türlü aşamadık. Hücum anlamında zaman zaman etkili olsak da kaleye gönderilen şutlar gol olarak geri dönmedi. Buna biraz şanssızlık diyebiliriz. Ancak içinde bulunduğumuz grubun öyle aşılması imkânsız takımlardan oluştuğunu da düşünmüyorum.
Düşünün ki kadromuzda dünyanın en büyük kulüplerinden biri olan Real Madrid’de forma giyen Arda Güler var. Bir tarafta Inter’in yıldızı Hakan Çalhanoğlu bulunuyor. Juventus’ta oynayan Kenan Yıldız gibi önemli bir yeteneğe sahibiz. Buna rağmen sahada beklediğimiz üretkenliği göremedik.
Paraguay maçında sabahın erken saatlerinde milyonlarca Türk ekran başındaydı. Herkes tek bir gol bekliyordu. Ancak yine risk alan, sorumluluk üstlenen bir oyun göremedik. Arda Güler’in daha fazla inisiyatif almasını beklerdim. Özellikle sahip olduğu oyun görüşü, bitirici pasları ve asist yeteneğiyle hücuma daha fazla yön verebilirdi. Hakan Çalhanoğlu’nun da liderlik yapıp uzaktan şutlarla rakibi zorlamasını isterdim.
Kenan Yıldız kaliteli ve geleceği çok parlak bir oyuncu. Ancak o da rakip savunmayı aşmakta zorlandı. Belki bu bir talihsizlikti, belki de rakip savunma gerçekten çok iyi hazırlanmıştı. Fakat bana göre elenmemizin temel nedeni oyuncuların yeterince sorumluluk almamasıdır.
Takım oyunu yoktu. Oyuncularımız sürekli top çeviriyor ancak kaleye gitmekte zorlanıyordu. Maçın en iyileri bana göre İsmail Yüksek, Merih Demiral ve Abdülkerim Bardakcı’ydı. Barış Alper Yılmaz ikinci yarıda oyuna girdi ve mücadele eden isimlerden biri oldu.
Paraguay daha maçın ilk dakikalarında golü buldu. Savunmamız bu pozisyonda sınıfta kaldı. Rakip takım kırmızı kart gördü ve uzun süre 10 kişi oynadı. Buna rağmen gol bulamadık. Tek kale oynadığımız bölümler oldu ama sonuç değişmedi.
İstatistiklere baktığımızda yaklaşık 630 pas yapmışız, 32 şut çekmişiz ve topa sahip olma oranında yüzde 79 ile üstünüz. Ancak rakamlar tek başına bir anlam ifade etmiyor. Çünkü önemli olan gol bulabilmekti. Sürekli orta yapıldı fakat ceza sahasında yeterli etkinlik gösterilemedi.
Bu noktada maçın hakemine de ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Karşılaşma boyunca oyunun kontrolünü elinde tuttu ve FIFA’nın son dönemde uygulamaya koyduğu yeni kuralları başarılı şekilde sahaya yansıttı. Kararlarında tutarlıydı ve maçın akışını olumsuz etkileyecek büyük bir hata yapmadı. Bu nedenle alınan sonucun hakem yönetimiyle açıklanamayacağını düşünüyorum.
Aylarca hazırlık yapıldı. Şartlar son derece iyiydi. Oyuncularımız fiziksel olarak hazır görünüyordu. Ancak sahada ciddi bir konsantrasyon problemi vardı. Mert Müldür’ün direkten dönen kafa vuruşu hepimizin yüreğini ağzına getirdi. Maç sonunda sahanın ortasında oturup gözyaşı dökmesi aslında herkesin yaşadığı hayal kırıklığının özeti gibiydi.
Maç sonrasında Arda Güler, “Çok üzgünüz, utanç duyuyoruz. Halkımızdan özür diliyoruz” dedi.
Elbette bu açıklamalar değerlidir. Ancak futbolun gerçeğinde açıklamalardan çok sonuçlar konuşulur. 48 takımlı bir turnuvada iki maç oynayıp gol atamadan elenmek Türk futbolu adına büyük bir hayal kırıklığıdır.
Arda Güler, sahip olduğu teknik kapasite, oyun zekâsı, asist yeteneği ve savunma arkasına gönderdiği bitirici paslarla dünya futbolunun dikkatini çeken özel bir yetenek. Böyle bir oyuncudan daha fazla risk almasını, oyunu yönlendirmesini ve maçın kaderini değiştirecek sorumluluklar üstlenmesini beklerdim.
Hakan Çalhanoğlu da maç sonunda, “İki maçtır her şeyi denedik. Vuruyoruz olmuyor. Futbol bazen acımasız. Bir şutla yine maçı kaybettik” ifadelerini kullandı.
Evet, futbol bazen acımasızdır. Ancak milyonlarca insan ekran başında tek bir gol beklerken, sahadaki oyuncuların da son ana kadar daha büyük bir mücadele ortaya koyması gerekiyordu.
Benim eleştirim oyunculara olduğu kadar teknik direktör Montella’yadır. İlk maçtan sonra rakiplerin bizi analiz edeceği belliydi. Buna rağmen ikinci maçta farklı bir plan göremedik. Oyun temposu düşüktü, paslar yavaştı ve rakip üzerinde yeterli baskı kurulamadı.
Sonuç olarak bu turnuvada kaybeden sadece A Milli Takım olmadı. Hayal kuran milyonlarca Türk de büyük bir üzüntü yaşadı.
Ay-yıldızlı bayrağımızın Dünya Kupası’nda daha uzun süre dalgalanmasını hepimiz isterdik. Ancak artık geri dönüşü olmayan bir yoldayız. Bundan sonra yapılması gereken, hatalardan ders çıkarmak ve bir sonraki turnuvaya çok daha güçlü hazırlanmaktır.