Son birkaç haftadır ülkemizin gündemini sun’i bir şekilde meşgul eden “Atatürkçü-dindar” gerilimi hakkında gazetemiz tavrını ateşe benzin dökmek şeklinde değil, Müslümanca bir feraset ile milletimizi oynanan oyunlara karşı müteyakkız ve birbirlerine karşı itidali tavsiye eden bir konumda belirlemesi, büyük kesimler tarafından takdirle, küçük bir azınlık tarafından ise memnuniyetsizlikle karşılandı.
Ülkemizin, sömürgeci güçleri her geçen gün daha fazla telaşa sürükleyen askeri ve siyasi hamleleri nasıl yerli taşeronları rahatsız ediyor, Ordu’muzun aslına rücu etmeye başlaması nasıl köle ruhlu monşerleri çıldırtıyorsa; tüm gıdası laik-İslamcı gerilimi olan sağ cenahtaki küçük grupçuklar da en az onlar kadar itidal çağrılarından rahatsız oluyorlar.
Aslında Mine Kırıkkanat gibi Fransız hempaları ne kadar bu topluma uzaksalar; ülkemizin ve ümmetin genel maslahatını görmek yerine ayrıntılar üzerinden ve şekilsel bir muhalefet yapan bu anlayış sahipleri de o kadar toplumumuzdan uzak ve marjinaller.
Onlar elbette haklılıklarını “az” olma durumuyla savunuyorlar. Hz. İbrahim’in tek başına ümmet olması, nice azların çok olana galip gelmesi örnekleri üzerinden kendilerini meşru ve haklı görüyorlar.
Oysa ki, her zaman az insanın savunduğu şeyi desteklemek doğru olmayabilir. Ümmetinin çoğunluğunun yanlışlık -dalalet- üzere buluşmayacağını söyleyen de Rasul-ü Ekrem’dir (sav) Bu sebeple, “ülkemizin sömürgecilerle ve işbirlikçileriyle savaş verdiği, aynı zamanda vesayet odaklarını gerilettiği bir dönemde gereksiz tartışmalarla enerjimizi heba etmeyelim, itidali elden bırakmayalım” tavrını, haktan sapma olarak görüp, az da olsak hakkı söyleyeceğiz demek meseleyi kavramaktan aciz bir anlayışın tezahürüdür. Eğer yaşananları doğru okuyor ve hala gerilim ve kavgadan yana iseniz artık sizde “iyi niyet”ten dahi eser kalmamıştır.
Son şeyhülislamlardan Mustafa Sabri, İttihat ve Terakki’ye yakın bir isim olmakla beraber, I. Dünya Savaşı’na katılmamızı bir macera olarak görmüş ve muhalefet etmiştir. Bu konuda haklı olduğu aşikârdır. Fakat, İzmir’in işgal edilmesine rağmen İstiklal Savaşı’nı doğru bulmamıştır. İmha ve yok oluşumuz anlamına gelen Sevr’i dahi onaylamıştır. Hatta, Sakallı Nurettin Paşa’nın ordusuyla İzmir’e gelip, Yunan’ı topraklarımızdan kovmasına dahi içerlemiş, Kemalistler İzmir’i işgal etti diyebilmiştir. Üstelik şapka devrimi gibi pek çok uygulamaya karşı en şiddetli muhalefeti eden Nurettin Paşa şahsında bunu söylemiştir.
O elbette Kemalistlere -ki Kemalist ifadesi İstiklal Savaşı esnasında Batı basınında mücahid‘in eş anlamlısı olarak kullanılıyordu. CHP’nin ideolojik programı için kullanılmaya başlaması 1936 sonrasında olmuştu- karşı çıkarken hilafet ve şeriatı savunduğunu düşünüyordu. Vatanın işgal edilmiş olması, mahremlerin çiğnenir olması karşısında bir şey yaptığını bilmiyoruz. Şeklen İslam şeriatının müdafaası gibi görünen bu muhalefetin onu Yunanlıların safına ittiğini belki ileriki bir tarihte anlamıştır. Fakat savaş sonrası dahi ikamet için Yunanistan’ı seçmiştir. Ancak Türkiye’nin baskısı sonrası Mısır’a gitmiştir.
Vatanınız yoksa, işgal altındaysanız şekilden ibaret kalmış dininizi yaşadığınızı sadece farz edebilirsiniz. Biz hiç işgal altında kalmadığımız, sömürge durumuna düşürülmediğimiz için belki bunun kıymetini bilmiyoruz. İsterseniz bunu Hint Müslümanlarına, Cezayirliler’e, Libya ya da Iraklılar’a sorun, bakalım size ne anlatacaklar?
Şekle, şablonlara değil; hakikate ve muhtevaya odaklanmamız gerekiyor. Yoksa “az”lığınız gözünü kör edebilir.