Bakanı nasıl kaçırdım?

Abone Ol

Öncelikle bu başlık sahih değil (Bakınız 22 Ekim tarihli ‘Bakanı görmeye halk otobüsüyle nasıl gittim?’ başlıklı yazım Tıklayınız) demek çok da doğru olmaz. Çünkü kaçırdım. Öyle değil canım, hemen şey yapmayın! Kaçırdım ama 5 dakikalık küçük bir farkla. Tamam tamam hikâyeyi baştan alıyorum. Gerçi hikâyenin sonunu biliyorsunuz artık ama hatır gönül işi bu yazı çizi işi, o yüzden siz okumaya devam edebilirsiniz ben de yazmaya.

Bu gazetedeki vasıflarımdan biri de ‘Nabi Avcı Muhabiri’ olmak. Çaya kahveye bakmadığım zamanlar Nabi Avcı’yı takip ediyorum ve yazıyorum. Mecburen takipteyim, ekmek parası. Şaka şaka. Babam getirsin eve ekmeği, “Benim işim sevi için”. Malum geçtiğimiz hafta İstanbul’umuzun gururu Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) İstanbul şubesi Fethi Gemuhluoğlu-Dostluk Günleri adı altında iki gün tek gece programlar düzenledi, çok güzel bir çalışmaya imza attı. Biz de takip ettik, şad olduk.

Programın ilk günü sabah uyandım, hazırlandım, evden çıkarken “Programa mı katılsam, gazeteye gidip çılgınlar gibi mi çalışsam?” diye kendi içimde küçük bir muhakeme yaptım. Gazete kazandı; çünkü çok az kişi çalışıyoruz ve gazetemizin batmasını istemiyorum. Başka gazetemiz yok, gidip Sözcü’de mi yazayım yani? O yüzden canla başla çalışıp bu güzelim programa katılmayı erteledim. İyi de etmişim, çünkü o gün gazetede ne Hakan Albayrak ne de Erem Şentürk vardı. Gazeteyi zaten 5 kişi çıkartıyoruz, onlar da olmayınca “Bu sefer harbiden batıyoruz galiba.” dedim. İnadına iyi haber: batmadık! 

Gazeteye geldim, sevgili patronumuzun masasına kuruldum, çalışır gibi yapıp Twitter isimli siteye girdim ki bir de ne göreyim. Milli Eğitim Bakanımız Nabi Avcı Beyler (kendisi bey, yanındaki çalışma arkadaşlarıyla beyler.) TYB’nin programına katılmış da konuşma yapıyormuş. “İşte bu hesapta yoktu!” diye bağırdım. Hemen çantamı toparladım, işi gücü bıraktım. Yazıhaneden fırladığım gibi metroya ve oradan da tramvaya gidebilmek için bir dolmuşa atladım. Dolmuş meselesi önemli, bir kültürü var adamların. Radyolarından çalan arabesk, ellerindeki tesbihleri, deri siyah aşınmış yelekleri filan. Dolmuş deyip geçmemek lazım yani. Yol boyu dolmuşta Ferdi Tayfur dinledik: “Mor güllerin kokusuna / Yattım gönül uykusuna / Al beni de asker eyle / Sevenlerin ordusuna” Şahane doğrusu, sevenlerin ordusu diyor adam ya. Yarın bir gün şöyle bir manşetle çıkıyormuşuz, düşünsenize: “Sevenlerin ordusu Halep’i kuşattı!” Çıldırırsınız.

İndim dolmuştan koşarak Sultanahmet’e gidiyorum tabi. Bakanı görmem lazım. Neden bilmiyorum. Nedenini düşünmeden fırladım yola. Bir iki defa aradım kendisini, açmadı. Üç beş mesaj attım, dönüş yok. E tabii bakan, olağan şeyler bunlar. Biz de olağan şüphelileriz en nihayetinde. Muhabirlik böyle bir şey ya da Ayşe Beyza’lık, hiç düşünmeden koşmaya başlıyorsun. Dakika dakika takip ediyorum bu arada tweetlerden: “Bakan bey konuşma yapıyor.”, “Bakan bey öksürdü.”, “Bakan bey konuşurken bıyığını burdu.”, “Dinleyenler bakan beyi alkışladı.”, “Dinleyenler bakan beyi daha çok alkışladı.”, “Dinleyenler bakan beyi daha da çok alkışladı.” Hayatımda hiç kimseyi böyle takip etmemiştim ve bakan bey alkışlanmaya devam ediyordu. Bakan olmak ne zordu, kime bakıyorlardı acaba bu kadar? (Kötü espiri, kabul ve özür.)

Tam da şairin dediği gibi; “Saate baktım 25 yaşındayım.”, gecikiyordum. Aradım TYB’yi, “Bakan bey 10-15 dakikaya çıkacak.” dediler, ben Bayrampaşa’daydım ve dinleyenler hiç durmadan alkışlıyorlardı. Metronun içinde Aksaray istikametine doğru koşmaya başlayacakken durdum derin bir nefes aldım ve önemli olanın ‘yolda olmak’ olduğunu sürekli telkin eden sevgili Hümeyra hocamı hatırladım. Durdum. Bir daha durdum. Yetmedi, biraz daha durdum. Ben durmaya devam ederken dünya ve yelkovan da hiç durmadan dönmeye devam ediyordu. Aksaray’a geldiğim gibi ışıklara bile bakmadan tramvay hattına doğru uçtum daha doğrusu koştum. “Ardımda devlet, saçım rüzgârlara emanet!” diyen Sabit abi gibi koştum. Bir ara yolda kaftanlı, cübbeli, çarıklı Osmanlı kıyafetlerine bürünmüş 3 kişi gördüm. Turistler hâlâ bu numaralara geliyor muydu? Neyse.

Bu arada bakanın ayrılmasına 5 dakika kalmıştı, benimse önümde 3 durak vardı. Kan ter içinde kalmıştım. Sağım solum Çinliler’le doluydu, “Nekst siteyşın Sultanahmet” sesine hasret kalmıştım. Sultanahmet durağına yaklaşırken TYB’nin açıldığı sokakta takım elbiseli adamlarla dolu bir kalabalık gördüm. Bakan hâlâ orada olmalıydı. Tramvayın durmasıyla tekrar koşmaya başladım sağıma soluma bakmadan, durakla TYB’nin bulunduğu sokak arası 45 saniye falandı koşarsam. Yolda çokça tanıdık bir simaya sahip bir amca: “Koş, koş yetişirsin” dedi. Kimdi bu amca? Neye yetişeceğimi nereden biliyordu? Sanki tüm dünya bir olmuş benim yetişmem için çabalıyor gibiydi ya da iyiden iyiye kafayı sıyırmıştım. Kabul, ikinci ihtimal daha muhtemel (ihtimal-muhtemel ritmik oldu, sevdim).

TYB’ye vardığımda uğurlama ekibinden başkasını bulamadım, nefes nefes içeri girdim, buyur ettiler. Bakanın ayrıldığını öğrenince gerisingeri cebime 5 tane Dostluk Üzerine kitabı attıktan sonra çıktım oradan. Sahaflar’a doğru ağır ağır yürümeye başladım. Yılgın ve yorgundum, bakanı 5 dakikayla kaçırmıştım. Son iki saattir bakana koşuyordum oysa. Bakan da Hülya Avşar’dan kaçarcasına kaçıyordu benden. Neyse ki daha fazla düşünüp olduğum yere düşmeden aradı beni de barıştık. “Aramalarını ve mesajlarını yeni gördüm. Bakanlık böyle bir şey işte.” dedi “Koşturmaca.” Demek ki resmen ben de bir bakandım. Koşturmaca Bakanı. Ve son.

Not 1: Evet, 15. defa Nabi Avcı’yı yazıyorum. Ne olmuş, seviyorum işte. Gerekirse 30 defa daha yazarım; çünkü o Molla Kasım. Sevgiler…

Not 2: İnşaallah bu yazı basılmaz, hiç sevmedim. Tekrardan sevgiler…

Not 3: Alt alta not yazıp açıklama yapmak ne güzel şeymiş ya. Tamam tamam durdum, bu sondu. Sonsuza kadar sevgiler…