Bir başka dikkat çekici husus ise, Batı'nın bu politikasını uygularken Türkiye'deki bazı muhalif çevrelerin söylem ve tutumlarından da cesaret alıyor olabileceğidir. Son yıllarda FETÖ konusunda devletin güvenlik tezlerini sorgulayan, örgüte yönelik yargı süreçlerini bütünüyle itibarsızlaştırmaya çalışan veya örgüt mensuplarına ilişkin uluslararası platformlarda dile getirilen savunma argümanlarıyla benzer söylemler kullanan bazı siyasi ve medya çevreleri, farkında olarak ya da olmayarak Batı'nın elini güçlendiren bir tablo ortaya koymaktadır.
Nitekim yabancı başkentler, Türkiye içinde dahi FETÖ konusunda ortak bir siyasi duruşun bulunmadığını gördükçe, iade taleplerini reddetmenin diplomatik maliyetinin sınırlı kalacağını hesaplıyor olabilir. Ankara'nın güvenlik kaygılarının içeride dahi tartışmalı gösterilmesi, dışarıdaki karar vericilere "Türkiye'nin kendi içinde bile uzlaşamadığı bir konuda neden biz risk alalım?" düşüncesini telkin ediyor olabilir.
Bu nedenle mesele yalnızca firari örgüt mensuplarının iadesi değildir. Mesele aynı zamanda Türkiye'nin milli güvenlik konusunda ortak bir devlet refleksi ortaya koyup koyamadığıdır. Devletler, karşılarındaki ülkenin yalnızca askeri gücünü değil, siyasi birlik ve toplumsal dayanışmasını da hesaba katarlar. İçeride verilen dağınık görüntü, dışarıda alınan olumsuz kararların en önemli psikolojik dayanaklarından biri hâline gelebilir.
İşte bu yüzden Batı'nın FETÖ konusundaki tavrını sadece kendi stratejik hesaplarıyla açıklamak eksik kalır. Onlar, Türkiye'de oluşan siyasi tartışmaları da dikkatle izliyor, kendi politikalarını bu tabloya göre şekillendiriyor olabilir. Dışarıdaki koruma kalkanı ile içerideki kutuplaşmanın birbirini beslediği bir denklem ortaya çıkmaktadır.
Sonuç olarak Türkiye'nin vermesi gereken en önemli mesaj şudur: Terör örgütleri ve milli güvenlik meseleleri, günlük siyasi rekabetin malzemesi yapılamaz. İçeride oluşacak ortak devlet iradesi ne kadar güçlenirse, dışarıdaki siyasi direnç de o ölçüde zayıflayacaktır.