Dün gibi hatırlıyorum; sert bir propaganda dönemi sonrası, mezun olduğum okula giderken adeta bütün ülkenin yükünü omuzlarımda hissediyordum. Daha önce yüzlerce, belki binlerce kere çocukluk coşkusuyla inip çıktığım merdivenleri bu defa ‘büyümüş de sanki vatanı kurtaracakmış’ bir adam olarak tırmanıyordum. İlginç bir tevafuk olarak, ilkokulun ilk sınıfını okuduğum salondaydı oy kullanacağım sandık da zaten.
Defalarca kalktığım kara tahtanın önünde bu kez sandık ve görevliler, sıralarında gürültü yaptığımız için öğretmenimiz tarafından ikaz edildiğimiz arka sıralarda ise ‘kabin’ vardı. Zarfı ve mührü alıp da sınıfın arkasına doğru yürürken; kendimi büyük bir sorumluluk yüklenmiş gibi hissediyordum. Mühür ve söz bendeydi artık.
Kırmızı ve kalın bir perdenin oluşturduğu mistik mekâna girince “yüküm” daha da arttı. Hayır, şimdilik ilk derdim tabii ki; ‘memleketi kurtarmak’ değil, doğru yere doğru şekilde mühür basmayı başarmaktı. Günlerce ikaz edilmiştik, ‘dışına taşırma’ diye… Ah o yuvarlak, parmaklarım titreyerek, büyük bir ciddiyet ve panikle ‘evet’ dediğimiz oy pusulası… Sanki herkesin sana baktığı düşüncesi… Bir perde ile kapatılmış ‘oy kabini’ içindeki ben adeta şeffaf bir bölme içindeymiş gibi kendimi göz önünde hissediyordum.
İzah edildiği, ikna olduğum şekilde tercihleri yaptıktan sonra ‘mühürlü’ kısım dışarı gelecek gibi kâğıdı katlayarak, zarfı da itina ile yapıştırıp mahrem yeri terk ettiğimde, temsil ettikleri partilere aidiyeti yüzlerine yansıyan sandık görevlileri, kullandığım oy ile ilgili tahminlerini tavrımdan okumaya çalışıyorlar zannediyordum.
Son olarak işaret edilen yerleri imzalayarak, hayatımda kullandığım ilk oy, mürekkep ile parmağıma da işlenmişti. Vatandaşlık görevini tamamlamış olmanın rahatlığıyla, okuma yazma öğrendiğim sınıfımı terk ederken; karmakarışık duygular yaşıyordum. Kabin ve sandık görevlileri arasındaki üç beş adımlık mesafe boyunca hissettiklerimi hatırlıyorum. Perde gerisinde her fert vicdanı ile baş başa kalıyor. İnsan zihninde miting meydanlarındaki hararetli sözlerin hiçbiri, seçim öncesi sloganları, pahalı kampanyalar, iftira ve karalamalar kalmıyor. Herkes kendi ezberleri, ailesinden aldığı öğretiler ile baktığı hayatta, ‘yarın için’ tasarrufta bulunuyor. Koridorda adına ‘demokrasi şöleni’ dedikleri kuyruklar uzuyor bu arada…
Seçim dönemlerinde herkes, duygu yoğunluğuna göre tercihlerini yapıyor. Kimisi Bekaa’ya kimi ise ‘beka’ için rey atıyor. Benim dağınık aklımda da ‘Eğer oy bir şeyleri değiştirseydi, yasaklanırdı’ cümlesi tekrarlanıyor. Özgürlük yalnızca seçme eylemi ile sınırlı gibi geliyor. Seçimler sona erdiğinde, tercih ve irade gösterme özgürlüğü de biter.
Bu yüzden madem seçim iklimindeyiz ve yasaklar da başladığına göre; “en iyisi” diye ummaya gerek yok. Yolları başka, yokuşları başka olanlar arasında en kötüsünden kaçınmayı istemek yeterli. Zaten bu kadar büyük sorumluluklar, bu kadar seçim yaparak da yaşanmaz. Sonuçta Bekaa Vadisi’ndekiler ile ‘beka’ diyenler, her seçim kendi yolunu çizmek için fırsat kolluyor.