BERAT ALBAYRAK’IN HAKKINI TESLİM ETMEK

Abone Ol

BAZI BAKANLAR GİDER, KURDUKLARI DÜZEN KALIR

Türkiye’de siyaset çok hızlı tüketiliyor. Bir isim görevden ayrılıyor, birkaç yıl geçiyor ve sanki o dönemde yapılanların tamamı da onunla birlikte tarihin karanlık odasına kaldırılıyor.

Oysa devlet böyle okunmaz.

Devlet yönetiminde asıl soru şudur: Sen koltuktan kalktıktan sonra kurduğun sistem çalışmaya devam ediyor mu?

Berat Albayrak’ın özellikle Enerji Bakanlığı dönemine mercek tuttuğumuzda bu soruya verilecek cevap bence çok nettir.

Evet.

Çünkü bugün Karadeniz’de doğalgaz arayan, Akdeniz’de sondaj yapabilen, denizlerde kendi filosuyla bayrak gösteren, LNG altyapısını çeşitlendiren ve enerji arz güvenliğini bir millî güvenlik meselesi olarak değerlendiren Türkiye’nin temellerinde onun döneminde atılan çok ciddi adımlar vardır.

Ve bana sorarsanız artık bunun hakkını teslim etmenin zamanı geldi.

Berat Albayrak 24 Kasım 2015’te Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı görevine geldiğinde Türkiye’nin en büyük stratejik açıklarından biri enerjiydi. Türkiye büyüyordu ama büyüdükçe daha fazla enerji ithal ediyor, enerji ithalatı arttıkça cari açık büyüyor, doğalgazda birkaç ana tedarik kanalına bağımlılık devletin önünde stratejik bir kırılganlık yaratıyordu.

Bu yeni bir mesele değildi.

1973 petrol krizinden beri dünya siyaseti bize defalarca aynı şeyi öğretmişti: Enerjiye hükmedemeyen ülke, dış politikasına da bütünüyle hükmedemez.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında uygulanan ambargo Türkiye’ye savunma sanayiinde nasıl yerlileşmenin mecburiyet olduğunu öğrettiyse, Rusya-Ukrayna doğalgaz krizleri de enerjide tek kaynağa bağımlılığın ne kadar tehlikeli olduğunu gösterdi.

Albayrak döneminin bana göre en önemli tarafı tam burada ortaya çıktı.

Enerji meselesi ilk kez yalnızca “elektrik üretmek” ya da “doğalgaz satın almak” başlığının dışına çıkarılarak açık biçimde millî güvenlik doktrininin bir parçası haline getirildi.

2017’de açıklanan Millî Enerji ve Maden Politikası bu anlamda önemli bir kırılma noktasıydı. Politikanın üç temel ayağı vardı: arz güvenliği, yerlileştirme ve öngörülebilir piyasa. Aynı yıl Berat Albayrak, Türkiye’nin artık Karadeniz ve Akdeniz’de kendi sondaj gemisiyle düzenli arama yapacağını ilan ediyordu.

Bugün dönüp bakınca bu cümlenin ne anlama geldiğini çok daha iyi görüyoruz.

Çünkü Türkiye yıllarca kendi denizlerinde petrol ve doğalgaz aramak için yabancı şirketlerin gemilerine, teknolojisine ve takvimine ihtiyaç duydu.

Sonra bir şey değişti.

Türkiye, “Birileri gelsin, bizim adımıza arasın” anlayışından çıkıp “Kendi gemimi alırım, kendi mühendisimi yetiştiririm, kendi denizimde kendim ararım” demeye başladı.

31 Aralık 2017’de Türkiye’nin ilk derin deniz sondaj gemisi ülkeye geldi. Daha sonra “Fatih” adını alacak gemi, 30 Mayıs 2018’de Berat Albayrak tarafından Akdeniz’e uğurlandı. Albayrak o törende Türkiye’nin 1970’lerden beri kurduğu deniz sondajı hayalinin artık başka bir safhaya geçtiğini söylüyordu.

Fatih sadece bir gemi değildi.

Bir zihniyet değişikliğiydi.

Bugün Fatih’in yanına Yavuz, Kanuni ve Abdülhamid Han’ı koyup Türkiye’nin sahip olduğu sondaj kapasitesine baktığımızda, başlangıç noktasını unutmamak gerekiyor. Sonraki enerji bakanları bu stratejiyi devam ettirdi, büyüttü ve sonuç aldı. Elbette başarıyı yalnızca bir kişiye yazmak devlet geleneğine de haksızlık olur.

Ama ilk taşı kimin koyduğunu da unutmamak gerekir.

Nitekim Fatih’in yıllar sonra Karadeniz’e geçerek Tuna-1 sahasında sondaja başlaması ve Türkiye’nin Sakarya Gaz Sahası keşiflerine uzanan sürecin ana aktörlerinden biri haline gelmesi tesadüf değildi. Fatih, Mayıs 2020’de Karadeniz görevi için yola çıktığında artık Türkiye’nin kendi derin deniz sondaj kabiliyetinin sembolüydü.

Bir başka kritik başlık LNG idi.

Enerji güvenliğinin temel kuralı şudur: Tek kapıya muhtaç olmayacaksın.

Boru hattından gaz gelmezse gemiyle getireceksin. Bir ülkeden gelmezse başka ülkeden alacaksın. Bir güzergâh kapanırsa alternatifini hazır tutacaksın.

Berat Albayrak döneminde FSRU, yani yüzer LNG depolama ve gazlaştırma kapasitesine yapılan yatırım tam olarak bunun karşılığıydı. İzmir Aliağa’daki ilk FSRU’nun ardından BOTAŞ’ın Dörtyol FSRU Terminali Ocak 2018’de devreye alındı. Albayrak bunu açıkça Türkiye’nin enerji arz güvenliğinin kritik yapı taşlarından biri olarak tarif ediyordu.

Bugün Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında Avrupa’nın yaşadığı enerji krizini hatırlayın.

Bir gecede doğalgazın sadece ticari bir mal olmadığı anlaşıldı.

Fabrikaların çalışması, evlerin ısınması, enflasyon, ulusal güvenlik, hatta hükümetlerin siyasi geleceği doğrudan enerji tedarikine bağlandı.

Türkiye’nin yıllar öncesinden LNG depolama ve gazlaştırma kapasitesini artırmaya başlamasının değeri işte o günlerde daha açık görüldü.

Akkuyu’da da benzer bir tablo vardı.

Türkiye’nin nükleer enerji macerasının geçmişi 1950’lere kadar gider. Nükleer santral kurma teşebbüsleri defalarca başladı, ihaleler açıldı, projeler tartışıldı fakat sonuç alınamadı. 2010’da Rusya ile Akkuyu anlaşması imzalandı. 2018’de ise projenin temeli atılırken Enerji Bakanı yine Berat Albayrak’tı. Albayrak o gün Akkuyu’yu, Türkiye’nin 63 yıllık nükleer enerji arayışının somutlaşması olarak tarif ediyordu.

Bütün bunları yan yana koyunca karşımıza bir fotoğraf çıkıyor:

Sondaj gemisi.
Sismik araştırma kapasitesi.
FSRU.
TANAP.
Nükleer enerji.
Yerli kaynakların ekonomiye kazandırılması.
Enerji arz güvenliği.

Bunlar tesadüfen aynı döneme yığılmış başlıklar değil.

Bir doktrinin parçaları.

Ben Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı dönemine de bugün çok daha soğukkanlı bakılması gerektiğini düşünüyorum. O dönem Türkiye olağanüstü sert ekonomik ve siyasi şartlardan geçiyordu; kur politikası, faiz politikası ve rezerv yönetimi üzerine yapılan tartışmaların bir bölümü hâlâ devam ediyor. Bunların tamamını yok sayarak bir değerlendirme yapmak doğru olmaz.

Zaten devlet adamlarının sicili günlük Twitter tartışmalarıyla değil, on yıl sonra ayakta kalan kurumlarla ve yatırımlarla ölçülür.

Misal.. Savunma sanayiinde 1970’lerde başlayan yerlileşme arayışının ne kadar hayati olduğu Bayraktar TB2’ler, Akıncı, TCG Anadolu, HİSAR ve KAAN konuşulurken ortaya çıktı.

Enerjide de aynı şey oluyor.

Türkiye bugün Karadeniz’de kendi gemisiyle doğalgaz bulabiliyorsa, Akdeniz’de kendi bayrağıyla sondaj yapabiliyorsa, kendi sismik araştırma gemilerini yüzdürebiliyorsa, LNG terminalleriyle tedarik kaynaklarını çeşitlendirebiliyorsa, bunun arkasında yıllar boyunca birbirinin üzerine konulan devlet politikaları vardır.

Berat Albayrak o zincirin çok önemli halkalarından biridir.

Hatta bana göre enerji politikaları söz konusu olduğunda bir halkadan biraz daha fazlasıdır.

Bir döneme damga vurmuştur.

Siyasette isimlerin yeniden görev alıp almaması elbette Cumhurbaşkanı’nın takdiridir. Kimin hangi koltuğa geleceğini dışarıdan bizim belirlememiz mümkün değil.

Ama vatandaş ve gazeteci olarak bir temennide bulunabiliriz.

Ben bulunuyorum.

Türkiye önümüzdeki yıllarda enerji, finans, sanayi ve teknoloji arasında çok daha güçlü bir koordinasyon kurmak zorunda. Dünyada enerji savaşları bitmedi; aksine daha yeni başlıyor. Doğu Akdeniz hâlâ sıcak. Karadeniz yeni bir enerji havzasına dönüşüyor. Irak’tan Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Orta Asya’ya kadar uzanan coğrafyada boru hatları ile ticaret koridorları yeniden çiziliyor.

Bu yeni dönemde devletin direksiyonunda enerjinin yalnızca kilovatsaatten, doğalgazın yalnızca metreküpten ibaret olmadığını bilen insanlara ihtiyaç var.

Enerjinin diplomasi olduğunu bilenlere…

Enerjinin cari açık olduğunu bilenlere…

Enerjinin millî güvenlik olduğunu bilenlere…

Ve enerji bağımsızlığının siyasi bağımsızlığın ayrılmaz bir parçası olduğunu bilenlere…

Berat Albayrak’ın Enerji Bakanlığı döneminin en büyük mirası bence budur.

Bir zamanlar “Bizim denizlerimizde petrol ya da gaz varsa yabancılar gelip arasın” denilen Türkiye’den, kendi sondaj filosunu kurmuş Türkiye’ye gelindi.

O yüzden bazı şeyleri siyasi sempati ya da antipati parantezinden çıkarıp söylemek lazım:

Berat Albayrak’ın enerjideki hakkı ödenmez.

Bugün denizlerde gezen o dev gemilere baktığımda benim aklımdan geçen cümle de çok basit:

Keşke yeniden direksiyona geçse.