BİN KİLOMETRELİK YOLUN İLK ADIMI

Abone Ol

Abdullah Öcalan’ın son açıklaması, yalnızca sürece verilmiş sıradan bir destek mesajı değil. Kullanılan dil, seçilen kavramlar ve özellikle çıkarılacak yasaya yüklenen anlam, Türkiye’nin yarım asra yaklaşan bir sorununu silahlı zeminden çıkarıp hukuk ve siyaset alanına taşıma iradesini göstermektedir.

Öcalan’ın, “Bin kilometrelik yol bir adımla başlar” sözüyle başlayan mesajının en önemli yanı, bütün sorunların bir anda çözülmesini şart koşmamasıdır. Açıklamada, çıkarılacak yasanın tarihsel bir sorunun çözümünde başlangıç olacağı belirtilmekte, henüz her şeyin çözülmediği kabul edilmekte, fakat negatif yaklaşımın da reddedilmesi istenmektedir.

Tam da burada yeni bir siyaset anlayışının kapısı aralanmaktadır.

Türkiye uzun yıllardır iki uç yaklaşım arasında sıkıştı. Bir tarafta meseleyi yalnızca güvenlik tedbirleriyle yönetmeye çalışan katı anlayış, diğer tarafta bütün talepler bir anda karşılanmadıkça hiçbir adımı değerli görmeyen “ya hep ya hiç” siyaseti vardı.

Oysa gerçek siyaset, mümkün olanı elde ederek henüz mümkün olmayanın şartlarını hazırlama sanatıdır.

Bugün ihtiyaç duyulan anlayış da budur: Atılan tek bir adımı nihai çözüm saymadan, fakat o adımı yeni bir devrin başlangıcı olabilecek kadar önemseyerek ilerlemek.

MUTABAKATIN ANLAMI DOĞRU KURULMALI

Öcalan’ın desteğine taşıdığından daha geniş anlamlar yüklemek doğru değildir.

Buradaki mutabakat, devletin, iktidarın, DEM Parti’nin ve örgütün bütün siyasi ve ideolojik meselelerde aynı noktaya geldiği anlamına gelmez. Böyle bir beklenti gerçekçi olmadığı gibi süreci daha başında imkânsız şartlara mahkûm eder.

Asıl önemli olan, Öcalan’ın örgüt üzerindeki etkisini sürecin ilerlemesi, alınan kararlara uyulması ve silahlı unsurların tasfiye iradesine sadakat göstermesi yönünde kullanmasıdır.

“Öcalan’ın mutabakatı tamdır” derken anlaşılması gereken budur.

Bu mutabakatı bir rejim uzlaşması, anayasal pazarlık veya devletin temel tezlerinden vazgeçmesi gibi sunmak hem yanlış olur hem de sürece zarar verir.

Mutabakatın alanı açıktır: Silahın devreden çıkarılması, şiddetin sona ermesi, örgütün alınan kararlara uyması ve sürecin hukuki güvenceye kavuşturulması.

Bunun dışındaki siyasi meseleler ise Meclisin ve demokratik siyasetin alanıdır.

TÜRKİYE BU YOLA İLK KEZ ÇIKMIYOR

Türkiye’nin Kürt meselesini silahın dışına çıkarma arayışı yeni değildir.

1990’lı yıllarda Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın siyasi çözüm arayışları gündeme gelmiş, ancak 1993’te hem Özal’ın ölümü hem de 33 askerin şehit edildiği Bingöl saldırısı muhtemel bir çözüm zeminini ortadan kaldırmıştı.

2000’li yıllarda Kürtçe yayın, üniversitelerde “yaşayan diller” bölümleri ve TRT Kürdi gibi önemli adımlar atıldı. 2009’da Demokratik Açılım başlatıldı, Oslo görüşmeleri yapıldı. Ancak terörün yeniden yükselmesiyle süreç kesildi.

2012 sonunda başlayan İmralı görüşmeleri ise Türkiye’nin bugüne kadarki en kapsamlı çözüm girişimine dönüştü. Öcalan’ın 2013 Nevruz’unda silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçiş çağrısı yapması toplumda büyük umut oluşturdu.

Fakat süreç açık bir takvime, güçlü bir hukuki zemine ve doğrulanabilir silahsızlanmaya dayanmadığı için giderek kırılganlaştı. Suriye iç savaşı, Kobani olayları, şehirlerdeki silahlı yapılanmalar ve karşılıklı güvensizlik süreci çökertti. Hendek siyaseti ise hem devlete hem de bölge halkına ağır bir bedel ödetti.

Geçmiş deneyimin en önemli dersi şudur:

Barış yalnızca iyi niyetle yürümez. Hukuk, denetim, açık sorumluluk ve örgütsel sadakat gerektirir.

Bugünkü girişimin geçmişten temel farkı da burada kurulmalıdır.

YASA NEDEN ANAHTARDIR?

Öcalan’ın çıkarılacak yasayı “sürecin önünü açacak anahtar” olarak nitelemesi önemlidir.

Çünkü silahlı bir yapının tasfiyesi yalnızca “silah bırakıyorum” demekle tamamlanmaz. Silahların nasıl teslim edileceği, örgüt mensuplarının hangi hukuki statüye tabi olacağı, suça karışmamış kişilerle ağır suç işlemiş olanların nasıl ayrıştırılacağı ve topluma dönüşün hangi kurallar içinde gerçekleşeceği açıkça belirlenmelidir.

Yasa bu nedenle bir taviz belgesi değil, silahlı dönemden hukuk dönemine geçişin kurallarıdır.

Ancak burada adalet duygusu mutlaka korunmalıdır. Şiddete bulaşmamış olanlarla doğrudan terör saldırılarına katılmış kişiler aynı kategoride değerlendirilemez. Şehit ailelerinin ve gazilerin hassasiyetleri görmezden gelinemez.

Barış, geçmişi silmek değildir.

Barış, geçmişte yaşananların yeniden yaşanmamasını sağlayacak düzeni kurmaktır.

DÜNYA BARIŞI BÖYLE KURDU

Dünyadaki örnekler, silahlı çatışmaların tek bir günde sona ermediğini göstermektedir.

Kuzey İrlanda’da 1998’de imzalanan Hayırlı Cuma Anlaşması bütün sorunları bir anda çözmedi. IRA’nın silahsızlanması yıllara yayıldı, siyasi kurumlar defalarca krize girdi. Ancak her kriz, süreci tamamen çöpe atmak için değil, eksik adımı tamamlamak için değerlendirildi.

Oradaki temel ilke şuydu:

Tarafların birbirini sevmesi gerekmiyordu; birbirini yok etme fikrinden vazgeçmesi gerekiyordu.

Kolombiya’da hükümet ile FARC arasında imzalanan anlaşma da benzer biçimde silah bırakmayı, topluma dönüşü, siyasi katılımı ve mağdurların haklarını birlikte ele aldı. Bazı gruplar sürece karşı çıktı, bazı unsurlar yeniden silaha döndü. Ancak ana yapı silahlı mücadeleden çekildi ve siyasi alana geçti.

İspanya’daki ETA ise yıllar süren güvenlik baskısı, toplumsal meşruiyet kaybı ve demokratik siyasetin güçlenmesi sonucunda önce silahlı eylemlerini durdurdu, sonra silahlarını teslim etti ve kendisini feshetti.

Bu örneklerin hiçbiri birbirinin aynısı değildir.

Türkiye de başka ülkelerin modelini kopyalamak yerine kendi tarihine, devlet yapısına ve toplumsal şartlarına uygun bir çözüm kurmalıdır.

BARIŞIN EN BÜYÜK DÜŞMANI SEKTERLİKTİR

Her çözüm sürecinde iki tür aşırılık ortaya çıkar.

Birinci kesim, atılan her adımı devlete ihanet sayar. Konuşmayı teslimiyet, hukuki düzenlemeyi taviz olarak görür.

İkinci kesim ise bütün talepleri hemen kabul edilmediği sürece hiçbir adımı yeterli bulmaz. Kademeli ilerlemeyi oyalama, karşılıklı tavizi ilkesizlik olarak niteler.

Görünüşte birbirine karşı olan bu iki anlayış, aslında aynı sonucu üretir: Çözümsüzlük.

Oysa tarihteki kalıcı barışların hemen tamamı eksik, tartışmalı ve kırılgan ilk adımlarla başlamıştır.

Hayırlı Cuma Anlaşması imzalandığında bütün silahlar teslim edilmemişti.

Kolombiya’da bütün örgüt mensupları ikna edilmemişti.

Güney Afrika’da apartheid sona erdiğinde toplumsal gerilimler tamamen bitmemişti.

Ama ilk adım atıldı ve ardından kurumlar kuruldu.

Bu nedenle “Henüz her şey çözülmüş değildir” sözü bir zayıflık değil, gerçekçi siyasetin ifadesidir.

DEVLETİN GÜCÜ ÇÖZÜM ÜRETEBİLMESİDİR

Devletin gücü yalnızca terör örgütünü askerî olarak etkisiz hale getirmesi değildir. Asıl güç, askerî üstünlüğü kalıcı bir siyasi ve toplumsal çözüme dönüştürebilmektir.

Türkiye bugün geçmişe göre daha güçlü bir güvenlik kapasitesine ve daha geniş bir bölgesel etkiye sahiptir. Böyle bir dönemde çözüm aramak zayıflık değil, öz güven göstergesidir.

Devlet, şiddeti anlamsızlaştıracak hukuk düzenini kurabildiğinde kazanır.

PKK’nın silah bırakması, kendisini feshetmesi ve örgütsel yapısını tasfiye etmesi Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını zayıflatmaz. Tam tersine, bütün vatandaşların demokratik siyaset içinde temsil edildiği güçlü bir ortak vatandaşlık düzeni devleti daha sağlam hale getirir.

Demokrasi, devletin alternatifi değildir.

Demokrasi, devletin meşruiyetini güçlendirir.

TARİHSEL EŞİK

Öcalan’ın son açıklamasındaki dil, geçmiş dönemlerin sert ve azami taleplere dayalı söyleminden farklıdır. Mesaj, bütün meselelerin aynı anda çözülmesini şart koşmamakta, çıkarılacak yasayı başlangıç kabul etmekte ve negatif siyaseti reddetmektedir.

Bu dil önemlidir.

Çünkü barış önce kelimelerde başlar. Silahlar susmadan önce liderlerin dili değişir. Yok etme ve teslim alma söyleminin yerini hukuk, sorumluluk ve ortak gelecek alır.

Elbette ihtiyatlı olmak gerekir. Türkiye daha önce iyi niyetin nasıl istismar edildiğini ve çözüm ortamında şehirlerin nasıl silahlandırıldığını gördü.

Fakat ihtiyat başka, peşin hüküm başka şeydir.

Geçmişte süreç bozuldu diye bütün çözüm ihtimallerini reddetmek, terörün Türkiye’ye ödettiği bedelin sonsuza kadar sürmesini kabul etmek demektir.

Bugün yapılması gereken ne saf iyimserlik ne de mesleği karamsarlık olanların peşinden gitmektir. Doğru tavır; hukuku sağlam kurmak, silahsızlanmayı doğrulamak, adalet duygusunu korumak ve demokratik siyasetin alanını genişletmektir.

Öcalan’ın mutabakatı, örgütün sürece sadakatle bağlılığını sürdürmesi açısından önemli ve belirleyicidir.

Bu mutabakata başka anlamlar yüklemek ise hem yanlış olur hem sürece zarar verir.

Türkiye’nin önünde tarihsel bir imkân bulunmaktadır.

Bu imkânı küçümsemek de romantikleştirmek de yanlıştır.

Doğru olan, bin kilometrelik yolun ilk adımını atmaktır.

Çünkü bazen bir ülkenin kaderi, bütün sorunların aynı gün çözülmesiyle değil, çözümsüzlüğün artık kader olmadığına karar verilmesiyle değişir.

Öcalan’ın sunduğu destek bu nedenle tarihsel önemdedir.

Hayırlı olsun.