Bir adam neden sevilir?

Abone Ol

Ben memleketimi babamı sever gibi

Ben memleketimi babam gibi

Ben memleketimi babamın yalnızlığı gibi

Ben memleketi babama duyduğum hasret kadar sevdim.

Ahmet Kaya Fransa’dayken zaman zaman Türkiye’yi, ailesini arar… Eşinden telefonu balkona yaklaştırmasını, sokak seslerini, pazarın sesini duymak ister. Ben memleketimi, memleketimin pazar yerleri gibi sevdim. 

Tam da burada durup bana romantik, suya sabuna dokunmayan, siyasete dokunmayan ya da ne bileyim, bir duvara tuğla olamayacak şeyler söylediğimi ünleyenlere şöyle bir bakıyorum Yozgatlı Uzman Çavuş Haceli gibi… Hacı Ali onlara bakadursun, ben memleketimi türkülerimiz gibi sevdim. Bu dünyanın hesabını bizden sorarlar, diyen; ölürüz de kömür gözlüm ölürüz, diyen; Hacel ovasını engin mi sandın, diyen; benim ipek yüklü kervanım mı var, diyen türküleri kadar sevdim memleketimi. Bayram namazına ilk kez giden çocuğun dedesinin serçe parmağını tutması gibi tuttum memleketimin ağacından, dağından, yolundan, gökyüzünden, suyundan da öyle sevdim.

Ben memleketimi en çok Tahran sokaklarında yürürken; bir arabaya atlasam, üç saat sonra, bir uçağa binsen bir saat sonra varacak kadar yakınındayken sevdim. Ben memleketimde darbeler olduğunda hep uzaktaydım. Televizyonun karşısına geçip ağlarken yumruğumu ısırdığımda daha bir sevdim; kayalar gibi dik duran memleketimi.

Mezar ı Şerif’te Pensilvanya hainleri okulları kapanmasın diye kampanya yapıyorlardı. İmza toplamak için de bahaneleri: Tayyip Erdoğan için imza topluyoruz, demişler. Bir milyondan fazla imza toplamış kansızlar! Yıkmak istedikleri adamın adının ardına saklanıp oyunlar kuruyorlardı. Memleketimin gölgesi binlerce kilometre öteye düşüyordu, işte o zaman bir başka sevdim memleketimi. Türkiye’nin Türkiye’den daha büyük olduğunu fark ettiğim zaman mahcup ama gururla sevdim memleketimi.

Üsküp’ten çıkıp Yörük Türklerin köylerine doğru yol alırken, Yücelcilerin şehit olduğu topraklara adım attığımda, yol üzerinde Cumhurbaşkanımızın resmi ve al bayrağımızı gördüğümde; Kosova’da Mamuşa’ya girerken, Hoş geldiniz, yazısını okuduğumda içimde kabaran bir şey vardı. Ya hu bana romantik diyenler, şimdi de faşist deseniz de içim de kabardı göğsüm de kabardı! Sahi, siz hep bir şey dersiniz; oysa ben memleket için bir şeyler yapanları hep sevdim. “Memleket sevdasından” diye devam eden türkülerde binlerce şehit, binlerce gazi, binlerce ayrılık, binlerce göç varken, durup size cevap mı vereceğim!  Memleket hayrına bir damla ter dökse bin fatura çıkaranın ne memlekete ne de kendine hayrı olur! Ki, o teri dahi dökmeyeni kale alırsak yazık olur vatana.

7 Şubat 2023 tarihinde öğleye doğru Antakya’nın tam göbeğine bir otobüs bizi bıraktığında içime ağlaya ağlaya sevdim memleketimi. Gencecik askerlerle enkazın içine girdiğimizde, memleketimin kalbine doğru yürüdüm. Kulağı küpeli delikanlılarla Antep’e yol aldım, parfümü benim maaşım kadar olan şoförlerle dağ köylerine yardım götürdüm, Afrika’dan, Asya’dan, Avrupa’dan gelmiş öğrencilerle sabaha karşı tırları boşaltırken sevdim ben memleketimi ve memleketimin o kocaman yürekli insanlarını. Bangledeşli Saad, “Siz TİKA ile bizim memlekete çok yardım ettiniz ağabey, biz azıcık yük indirdik, çok mu?” diye sorduğunda memleketimin ellerinden bir daha, bir daha öptüm; Saad’ı gözlerinden…

Zanzibar’da bir bayram akşamı, deniz kenarında bir seyyar astıcıyla Türkçe konuşurken, birden “Zeytinburnu çocuğuyuz abey!” diyen o güleç yüzlü delikanlıyla beraber sevdim memleketimi. Dört sene kalmış İstanbul’da. Çok sevmiş… Ana babası yaşlı diye dönmüş yurduna. Gözünde tütüyordu Zeytinburnu sahil… Gözümde tüttü Kırşehir’in o bakir bozkırı…

Almatı’da rehberimiz Nurhan’dı. Deli dolu Talaslı bir Kazak Türkü. Kızı, İstanbul’da bir üniversiteye gidiyormuş. Her sabaha namazı vakti arayıp babasını namaza kaldırıyormuş. Anlatırken sevinçten ağlayacaktı. Memleketimden aranıyordu; hem de namaz için aranıyordu! Ülkemin tüm camilerinden ezan okundu sanki… Birdenbire memleketimi özledim orada.

...

Sudan-Bara’da, bir akşam vakti, yetimleri ziyaret edip Hartum’a dönerken bir kasabada durduk. Bir güzel adam bizi evinde misafir etti. İstanbul, dedi. Erdoğan, dedi. Türkler, dedi. Pek güzel gülüyordu bunları söylerken. Sonra, beliğ bir Arapça ile Topkapı’daki dostlarını, Afgan cihadında yanında olan mücahit Türkleri anlattı da anlattı. Elleri, elimin üzerindeydi. Sanki tüm memleket kalbimin üzerindeydi.

...

Sosyal medyada "yazı"mın görüldüğü yer zannıyla çok yazdım. Oysa on bin tweet atarsın, onu siyasidir; hangi tarafta olduğunu görürler. Yine de "yazar" tarafına yorum yapar bir öykünü okumayanlar. Hele ki İslamcı olduğun anlaşılmışsa; Atilla Taş’a, mafya videolarına, şantaj kasetçilerine itibar eden röntgenciler hem ahlak zabıtası olur, hem sanatını hem de siyasi tarafını aşağılar. Bu popülizmden de kötü olandır: alçaklıktır. Diğer tarafta ise ahmaklık vardır; seni hiç okumadan sana ideolojin için evet derler. Bu memleketin sorunu her zaman aynı: siyasi, ekonomik değil; ahlakidir.

Hepsine rağmen, kültürel -yobaz solumsu- iktidara, pragmatist ve ürkek sağımsı iktidara rağmen; İslamcılığın sembolü görülüp saldırılan Recep Tayyip Erdoğan harbi adamdır. Merttir. Yanlışlarına rağmen en doğru olandır. 

Ben, Recep Tayyip Erdoğan gibi sevdim memleketimi.

Ben Recep Tayyip Erdoğan'ı memleketime benzediği için sevdim.

Gittiğim her ülkede, gördüğüm her garipte yüzlerini aydınlatan bir gülüşü var. Memleketim gibi merhametli ve yorgun ve cesur ve güzel.

Gözü olana gün ışımıştır.