Yazıları üzerinden ismen bildiğim ve Silivri’de kendi halinde bir hayat yaşayan bir yazar/hukukçu/edip ile bugüne kadar süren dostluğumuz yıllar önce başlamış oldu. “Kasabam” olarak bahsettiği Silivri’de yaşayan bu adam henüz 45’i bulmayan yaşına rağmen coğrafyanın 200 yıllık hafızasını ve kültürel genetiğini taşıyarak bugünlere ulaştırmayı başarıyordu. 150 yıl öncesinin İstanbul’unu, Haleb’ini Yafa’sını, karış karış bildiği Kafkasya’sını, hatta Paris’ini bugünüyle buluşturarak anlatabilecek kaç insan vardır ülkemizde… Kim mi bu adam?
Yazar Hulusi Üstün’den bahsediyorum. Belki adını duymadığınız birisi. Bu sizin ayıbınız değil, Türkiye’nin kültür, edebiyat, sanat ve akademik hayatının ortak bir ayıbından onu bahane ederek bahsetmek istiyorum. Kamplar adına “yok sayma” ilkelliğini kastediyorum. Üstün de uzun süre “yok sayılan”lardan. Fakat biliriz ki “Güneş balçıkla sıvanmaz”, “Üflemekle de sönmez”… Bu arada niyetimin onun kitaplarının reklamını yapmak olmadığını da söylemeliyim… Onun üzerinden Türkiye’nin iki gerçeğini sizlerle paylaşmak ve birazda dertleşmek arzusundayım.
Üstün’ün şuana kadar yayınlanmış 14 kitabı var… Geçen yıl bir “Turna Fırtınası” estirdi ve hemen ardından “Kırk Diyardan Masallar” diğer bir edebi ürünü Türk edebiyat literatürüne peşi sıra kazandırmış oldu.
İlk bakışta çocuk kitabı gibi görünen “Kırk Diyardan Masallar”, her yaş için güzel bir başucu kitabı. İçinde farklı milletlere ait 40 kısa masal var. Bunlar öyle her yerden bulabileceğiniz, raflardan çekebileceğiniz veya internet üzerinden yakalayabileceğiniz masallar da değiller.
Henüz ilkini okurken bir anda çocukluk yıllarımda babamın ve ninemin (anneannemin) yüzlerce yıllık hafızadan taşına gelen erdem, iyilik, doğruluk, cesaret ve aklı kullanmaya yönlendiren tılsımlı, meraklı, heyecan uyandırıcı masal dünyasına yolculuğum başladı. Ama bu kitap öyle sıradan bir kitap değil… Coğrafyanın her köşesinden masallar var içinde. Türk, Arap, Afgan, Hindu, Habeş, İran, Kırgız, Rus, Kore, Japon, Dağıstan, Çerkes, Çeçen, Avar, Buryat vb. bazıları adını duymadığınız toplumların masalları bunlar…
Üstün’ün, gözü-kulağı hiç tırmalamayan akıcı ve şiirimsi cümleleri, okuyucuyu kitabı bir çırpıda bitirmeye yönlendiriyor. Şuana kadar benzerini görmediğim bir merakla okuduğum bu kitabı, Turna Fırtınası’nı okurkenki aynı heyecanla okudum. O kitap zaten ayrı bir dünyaydı. Turna Fırtınası’nda konuşan her bir karakter, ait olduğu dünyanın kelimeleriyle kendi seviyesine uygun kelimler kullanıyor, cümleler kuruyordu. Bir bakıyorsunuz yüz elli yıl öncesinin İstanbul Türkçesi; bir de bakıyorsunuz İstiklal Caddesi üzerinde gitar çalarak geçimini sağlayan bir gencin bugünkü sokak dili.
Eserde bir gencin, işadamının veya yaşlının konuşması, kendi hayatına, yaş ve sosyal statüsüne göre kelimelere dökülmüş. Bu başarı, her yazarın harcı değil öyle. Çünkü Üstün, Türkçe’ye hukuk diliyle, edebiyat diliyle ciddi şekilde hâkim. Onun bir çırpıda Divan Edebiyatı şiirlerini bile yazabildiğine şahit oldum. O, Türkçeyi günümüzdeki kelimeleriyle de halin gereklerine göre rahatlıkla kullanabiliyor. Bu, gerçek bir yazarlık vasfını hak ettiren istisnai bir özellik… Ayrıca, İngilizce, Arapça, Çeçence, Çerkesçe ve Ermenice de biliyor olması diğer bir istisnailik.
Türkiye’nin binlerce yazar, akademisyen ve kültür elçisi arasında Hulusi Üstün, farklı becerileriyle tebarüz eden, kendi köşesinde bir hayat süren seçkin ama kıymeti bilinememiş isimlerden biri… O bu haliyle tek örnek de değil… Anadolu’nun ücralarında, büyük şehirlerin varoşlarında, üniversite koridorlarının kenarda kalmış bir odasında ısrarla yazıp çizen haykıran ve ülkenin aydınlık bir gelecek üzerine kurulması niyetiyle yorulmadan çalışan, adları duyulmamış kahramanlar ülkemizde öyle kolayca ünlenemezler.
Onlar, başkalarının fikirlerinden aşırarak cilalı ve abartılı laflarla üretilen bir kısım mesnetsiz medyatik programların hatırlamayacağı isimler. Çünkü Türkiye’nin ezelden beridir fikir, sanat ve entelektüel hayatına hâkim olan komüniter/kabileci düzeninde, sadece aynı kabileden olanlar sevilir. Diğer kabilelerin elmasları, altınları bile onlar için taştır, tenekedir.
Güçlü devletler elindeki insan kaynağı ve potansiyelini liyakat esaslı bir insan envanteri çıkararak sonuna kadar değerlendirirler.Bu insanları, alanlarına göre ülkenin kültür, sanat, edebiyat, felsefe gibi düşünceyi besleyen büyüten alanlarında istihdam etmeyi başarırlar. İktisat, hukuk, işletme, iletişim gibi alanların orijinal fikir üreticilerini ve işçilerini bulup onlara hak ettiği değeri vererek strateji belirlemede istihdam ederler. Haklı olarak strateji ve planlamayı, aksiyondan bir önceki elzem adım olarak görürler.
Yine güçlü devletler, mühendislik alanında üretenlerin patentlerini başkalarına kaptırmadan kendi üretimlerinde kullanır ve markalar oluştururlar. Devlet teşviki ile başlayan bir süreçle küresel markaları dünya pazarına çıkarmada başarılıdırlar. Onlar, üretim ekonomisi kurarak insan, sermaye, zaman ve emek kaybına izin vermezler.
Dönelim Üstün’e… Üstün örneğinden çıkarmamız gerekenler var… Onlarca yılın birikimi, göz nuru, alın terini yüreklerinin ilhamına katan, beyinlerini çatlatarak üreten ve her bir satırı kendilerine ait olanların eserleri merdiven altı yayınevlerinde kenarda köşede küçük takipçi kitleleri tarafından okunuyor.
Gerçek eserler tabi ki çok satmak veya popüler olmak amacıyla kaleme alınmazlar… Derleme de değildirler. Gündemin sıcak ve merak uyandırıcı, birkaç ayda tükenecek konularını da içermezler. Gerçek eserler, içlerinde milletlerin kelime dağarcığını, onların bir kısmı belki insanlık hafızası kadar derin kodlarını geleceğe taşıyabilirler.Gerçek yazarlar, başka ülkelerde kalıcı/klasik eserler olarak tanımlanan ve toplumların hafızasını/ruhunu temsil eden değerleri, geleceğe taşıyacak, derdi ve amacı olan eserleri üretirler. Ülkemizde eser olduğu iddiasındaki on binlerce çalışmanın hiçbir orijinalite taşımadığı, toplama veya popüler malzemelerle kolaj çalışmalarıyla üretildiği, yazarlarının aynı kabileci/ilkel usullerle televizyonlara çıkabildiği gerçekleri, fikir hayatımızın durumunu tasvire yeterli olsa gerek…
Bu işlerde başarılı ülkelerde, Kültür Bakanlığı, Eğitim ve Gençlik Bakanlığı, Yüksek Öğrenim ve Araştırma Bakanlığı ve diğer adlardaki benzer bakanlıkların ve bunun yanında ilgili güçlü sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarıyla bu ciddi konuların üzerine düşüldüğünü biliyoruz. Onların bunu, birinci görev olarak hiçbir insan kaynağını ve değeri zayi etmemeyi amaçlayarak eser ve eser sahibini koruyup güçlendirecek tedbirleri alarak ve kültür atmosferini kurup yaşatarak başardıklarını biliyoruz.