Bir kültür politikamız var mı?

Abone Ol

Az değil, bin yıllık Türk-İslam mirasına sahip bir milletiz. Geçtiğimiz coğrafyalardan topladığımız farklı kültür tohumlarını kendi bünyemizde harmanlayabilme yeteneğimiz var. Her ne kadar “savaşçı millet” olarak anılsak da sanatın hemen hemen tüm alanlarında özgün bir üslup yakaladığımızı sanat otoriteleri de dile getiriyor. Titus Burckhardt’ın “İslam Sanatı” isimli kitabına bir göz atın isterim. Kitaptaki görsellerin yarısından fazlasını Türk-İslam sanatına dair örnekler oluşturuyor.

İslamiyet’le birlikte yerleşik hayata geçen atalarımız kurdukları devletlerin yanı sıra oluşturdukları kültür havzalarıyla da bugünümüze mühür vurmaya devam ediyor. Hint yarım adasından Sibirya’ya; Çin sınırlarından Balkanlar’a kadar uzanan bu geniş coğrafya Türk-İslam kültürünün izleriyle doludur. Mimari, musiki, edebiyat, çinicilik, minyatür, hat, ebru, tezhip, cam işleme, dokumacılık, oymacılık, taş işleme, ciltçilik gibi sanat dalları adeta milletimizle bütünleşmiştir. Her birinde zirve eserler verdiğimiz bu sanatlarımızın halen aşılamadığını ve benzerlerini üretmekle iktifa ettiğimizi düşünürsek ecdadımızın bu alanda yaptıklarını ne kadar takdir etsek azdır.

Bir Anadolu kiliminde dünya sanatının en güzel numunesini gören batılı sanat eleştirmenleri de olmasa kendi zenginliklerimizi hatırlatacak aklı selim sahipleri bulmakta zorlanıyoruz. Her gün önünden geçip gittiğimiz çeşmeler, ipekli dokumalar, çarşılar, camiler, köprüler, hamamlar, şifahaneler ve daha nice sanat eseri adeta bize kendimizi haber veriyor. Fakat bu sesi duyabilen o kadar az ki…

Müziğin temel ilkelerini belirleyen ve ilk saz aletlerini icat eden Farabi’den habersiz yaşıyoruz. Batı’daki hemen hemen tüm müzik aletlerinin bu kanaldan geliştirildiğini unutuyoruz. Yeni nesiller kendi bestekârlarımızı, hanende ve sazendelerimizi tanımıyor. Nice batılının ihtidasına vesile olan hat sanatının kalbinin İstanbul olduğunu hatırlamıyoruz. Kandinsky, Klee, Miro, Picasso, Chagall gibi modern dönem ressamlarının ilham kaynağının İslam sanatları olduğunu bilmiyoruz. Kısacası mum dibine ışık vermez misali bizim olan değerleri ancak hayranı olduğumuz batılılar işaret ettiğinde fark ediyoruz.

Bakın Süheyl Ünver ne demiş: “Herkesin bir mesleği olmalı bir de meşgalesi. O meşgale bütün kültürümüzdür.” O Süheyl Ünver ki tek parti döneminin adeta üvey evlat saydığı, kaderine terk ettiği hatta bilinçli şekilde yok etmeye çalıştığı bin yıllık mirasımızdan bir şeyler kurtarabilmek için şehir şehir dolaşmıştır. Bilirsiniz, Ünver’in eskiz defterleri meşhurdur. Gidebildiği Anadolu şehirlerindeki Selçuklu, Osmanlı ve beylikler dönemine ait mimari yapıları, desenleri, mezar taşlarını itina ile defterlerine çizen Süheyl Ünver adeta evladı ateşe atılan bir annenin acısını hissediyordu.

Bu kültür soykırımının dünyada bir benzeri görülmemiştir. “Batılılaşacağız, çağdaşlaşacağız” diyerek bin yıllık camilerini ahıra çeviren, geleneksel musikisini yasaklayan, edebiyatını çöpe atan, kıyafetini batıdan ithal eden, yazısını değiştirip Latin harflerine geçen, dilindeki kelimeleri tırpanlayan bir başka millet göremezsiniz. Evet, bu ülkede maalesef bunlar yaşandı ve halen de etkileri sürüyor.

Yeni Cumhuriyetin kültür politikası oldukça basitti: “Bize ait olan her şey atılacak, batıdan gelen her şey sorgusuz sualsiz alınacak.” Bu sebeple bale, senfoni, opera, tango, vals adeta gelişmişlik göstergesi iken; geleneksel musiki, karagöz oyunları, fasıl eğlenceleri, halk müziği ise “gerici” sayılmıştır. Piyano çalmak batılılaşmanın bir göstergesi iken bağlama çalmak, ney üflemek ayıplanmıştır. Yakın zamanlara kadar da bu böyle devam etmiştir. Halen de bunun etkisinden kurtulma mücadelesi verdiğimizi hatırlatalım.

Tep parti yönetimi bin yıllık kültürümüzü yıkma konusunda oldukça kararlıydı. Bu sebeple de nice kültürel değerimiz yok oldu ya da hasar gördü. Kültürel mirasımızı yeniden ayağa kaldırmak için en az yıkanlar kadar kararlı davranmak zorundayız. İslam ile bezenmiş kültürel değerlerimizin topyekûn ihyası için planlı adımlar atmalıyız. Yarım ağızla yapılacak her iş, sorunun bir parçası olmaktan öteye geçemeyecektir. Bizim olanı öncelemeden, üniversiteler dâhil tüm eğitim sisteminde edebiyat/güzel sanatlar/müzik müfredatını değiştirmeden, mimari anlayışı kültürel kimliğimize dönüştürmeden özgün eserler ortaya koyamayız. Bizi biz yapan kültürümüzü teneffüs etmeye başladığımızda içimizde yatan estetik duygularımız kendiliğinden kanatlanacaktır. Yeter ki ayağa kalkmasına ön ayak olalım. Yeter ki yerli ve milli bir kültür hamlesi için kolları sıvalayalım. Yeter ki halen batıya dönük olan gözümüzü kendi değerlerimize çevirelim. Çok mu zor?