BİR NESLİN SESSİZ ÇIĞLIĞI

Abone Ol

Dünyada manşet haliyle İran Savaşı.

O nedenle Perşembe günü yayınlanan köşe yazımda kaleme aldığım ‘ülkemde gençlik ve toplum nereye gidiyor’ merkezli yazımı bugünde genişleterek devam ediyorum.

Evet, dünyada her gün bir kaos, bir aksiyon, ve de savaşlar yaşanıyor!

Tüm bunlarla beraber kaçınılmaz bir gerçeğimiz var, oda kendi toplumsal ve yaşamsal gerçeklerimizden kopmamamız…

Ülkemde aynı zamanda inanılmaz bir toplumsal kirlenme, bozulma hat safhada. Adına sanatçı dediklerimiz (Yani topluma yön veren, sanatıyla aydınlatıp zenginleştiren, aydınlatan kişi) bir bir dökülüyor bir sürü uygunsuz hallerden ötürü. Ve biz bolca onları kınayıp eleştirirken gençliği de yerden yere vuruyoruz!

Peki, eleştirdiğimiz şeylerle ne kadar empati kurabiliyoruz?

Ne kadar kendimizi onların yerine koyabiliyoruz?

Ama biz bolca kınayıp eleştiriyoruz, suç ve kabahatleri hiçççç kendimize kondurmadan…

Gençler kaybolmuyor aslında, yönsüz bırakılıyor. Ve biz, bu yönsüzlüğü izlerken hala suçu gençlerde arıyoruz.

Türkiye’de gençlik tartışmaları genellikle aynı cümleyle başlar: “Gençlik bozuldu.”

Bu cümleyi kuranlar nedense hiç şunu sormaz: Bu gençlik kendi kendine mi bozuldu?

Ortada bir sonuç var ama herkes sebepleri konuşmaktan özellikle kaçınıyor. Çünkü sebeplere bakmak, biraz da aynaya bakmayı gerektirir.

Peki, buyurun soralım; Bugün gençlerin bir kısmı neden amaçsız, neden öfkeli, neden kaçış arıyor? Çünkü onlara sunulan hayat, çoğu zaman bir gelecek değil, sadece bir idare etme planı.

Ee haliyle insan, umut görmediği yerde alışkanlık üretiyor.

Kimi zaman da kötü alışkanlık.

Madde bağımlılığı, dijital bağımlılık, anlamsız bir görünürlük yarışı… Bunlar gençliğin tercihi değil; içine itildiği boşluğun yan etkileri.

Biz toplum olarak gençlerimize neyi gösteriyorsak yarınında da onu yaşıyor.

Televizyonu birkaç saat izleyin, sonrasında da kendimize şu soruyu soralım:

“Buradan nasıl bir insan modeli çıkıyor?”

Çalışmadan zengin olanlar, bağırarak haklı çıkanlar, entrikayla kazananlar…

Dijital medya ya hiç girmiyorum, orası bambaşka bir evren: Herkes mutlu, herkes başarılı, herkes ünlü.

Düşünsene, gün boyu ekranda böylesi hayatlar yaşıyorsun, uyuyorsun, ve sonra sabah uyanınca aynı hayatla, yani kendi yaşadığın gerçek hayatınla yüzleşiyorsun.

Sonra diyoruz ki: “Bu gençler neden tatminsiz?”

Sorun, gençlerin gerçeklikten kopması değil; onlara sürekli sahte bir gerçeklik izletilmesi.

Televizyon ve medya, toplumu yansıtmak yerine yönlendiren bir güce dönüştüğünde, ortaya çıkan tabloyu sadece “gençlik sorunu” olarak tanımlamak kendimizi kandırmaktan başka bir şey değildir

Sanki Sistem çok kusursuz, hatalı olan gençler!

Ülkemde böylesi tuhaf bir alışkanlık var: Sistem asla suçlu değildir.

Eğitim sistemi sorgulanmaz, medya dili eleştirilmez, kültür politikaları tartışılmaz… Ama gençler sürekli eleştirilir. Çünkü en kolay hedef gençlik.

Düşünsene, sınav odaklı bir eğitim, nefes almayan şehirler, ulaşılması zor kültür-sanat alanları… Ama beklenti Nitelikli gençlik.

Gençten hem yarış atı olması bekleniyor, hem de filozof.

Ee durum böyle olunca ne oluyor? İşte o dramatik, içler acısı gencecik çocukların yok oluş haberleriyle dolup taşıyor ortalık.

Tüm bunların sebebi ise maalesef gerçekle yüzleşememek. Düzeltmek için bir şeyleri gerçekle yüzleşmek kaçınılmaz.

Önce ivedilikle şunu kabul etmemiz gerekiyor: Bu tablo tesadüf değil. Bu, yıllardır biriken ihmallerin sonucu. Gençlere alan açmadan, onlara sadece doğruyu anlatmak, harita vermeden yol tarif etmeye benziyor.

Sanat, spor, düşünce… Bunlar bir lüks değil, ihtiyaç.

Ama hâlâ birçok genç için erişilemez.

Ve sanatçılar…

Evet, sanat özgürdür. Ama etkisi de büyüktür. Toplumun önünde duran herkes, istemese de bir rol modeldir.

Sorun şu: Bugün rol model diye sunulanların bir kısmı, model olmaktan çok “izlenme aracı”.

O zaman neymiş sorun? Sorun gençlik değil, onların ihmal edilmesiymiş…

Asıl kendimize sormamız geren soru, Biz büyükler kendi özeleştirimizi doğru yapıp, o yolu aydınlatacak mıyız?

Yoksa, karanlıkta yürüyenleri eleştirmeye devam mı edeceğiz?

Yukarıda yazdıklarımın ışığında birde ekranların ardındaki gerçeklere bakalım: Toplumu kim şekillendiriyormuş?

Televizyon ve dijital medya sadece eğlendirmiyor; fark ettirmeden öğretiyor, yönlendiriyor ve normalleştiriyor.

Biraz önce yukarıda gençliğin yönünü kaybetmesinden söz etmiştim. Şimdi o yönü kimlerin etkilediğine daha yakından bakalım. Çünkü mesele sadece gençlik değil.

Mesele, o gençliğin ne izlediği, neye maruz kaldığı ve neyin normalmiş gibi sunulduğu.

Bugün Türkiye’de televizyonu açtığımızda karşımıza çıkan tablo çok net: Bağıranın kazandığı,manipülasyonun ustalık sayıldığı, özel hayatın teşhir edildiği bir ekran düzeni.

Ve biz buna eğlence diyoruz. Aslında eğlence diye kendimizi kandırdığımız şey bir alışkanlık mı?

Televizyon programları artık sadece vakit geçirmek için izlenen içerikler değil. Bir süre sonra düşünme biçimini, tepki verme şeklini ve hatta değer yargılarını şekillendiren araçlara dönüşüyor.

Haydi, birlikte göz atalım gün içerisindeki yayınlara.

Örneğin, Gündüz kuşağı; Sorun çözmek yerine kendisi zaten büyük sorun haline gelmiş durumda! Hakaretler, küfürler, aşağılamalar gayet olağanlaşmış, kimin eli kimin cebinde.

Akşam kuşağına bakalım, Şiddet, entrika ve güç gösterisi hikâyenin ana omurgası.

Doğrumu? Doğru.

İşin en tuhafı da bundan sonrasında saklı.

Sonrasın da tüm bunlara şaşırmamız: “Toplum neden daha tahammülsüz, daha öfkeli?”

Belki de mesele, izlediğimiz şeylerin sandığımız kadar zararsız olmaması.

Mesele, Normalleşen Anormalliklerimiz…

Söylemeye çalıştığım şey şu; Televizyonda her gün aynı tartışma dili, aynı kriz hali, aynı yüzeysellik bir süre sonra hayatın dili hâline dönüşüyor

Artık insanlar birbirini anlamaya çalışmak yerine, televizyon programlarındaki gibi haklı çıkmaya çalışıyor.

Çünkü izlenen şey, zamanla öğrenilen şeye dönüşüyor.

Eskiden medya için “toplumun aynası” denirdi. Bugün ise daha farklı bir durumla karşı karşıyayız.

Medya artık sadece yansıtmıyor; şekillendiriyor. Ne konuşulacak, ne önemli, kim değerli, kim görünür…

Ve bu güç toplum için doğru kullanılmadığında yaratacağı önüne geçilemez sonuçları siz düşünün! Reyting uğruna nitelikten vazgeçildiğinde, ortaya çıkan şey sadece “düşük kaliteli içerik” olmaz. Aynı zamanda düşük beklentili bir toplum ortaya çıkarır!

Peki, Ne Yapmalıyız?

Bu noktada da ülkemin siyasetçi ve yöneticilerine büyük iş düşüyor. Bir önceki yazımda altını kalın çizgiyle çizdiğim şey, ekran ve beyaz perdede köklü, sert, radikal, değişimlere gidilmesi.

Bu konuda birkaç başlık altında belirleyici, yapıcı birkaç cümle paylaşmak istiyorum:

-Medya kuruluşları, içerik üretirken sadece izlenmeyi değil, etkiyi de düşünmek zorunda.

-Denetleyici kurumlar, sadece teknik değil, etik bir çerçeve de oluşturmalı.

-Toplum, tükettiği içeriğin farkında olmalı. Aksi hâlde, herkes şikâyet eder ama hiçbir şey değişmez.

Toplum bir günde değişmez. Ama her gün izlediği şeylerle yavaş yavaş dönüşür. çürür.

Ekran sadece bir araç değildir. Bir öğretmendir. Devlet yöneticilerin, yetkili mercilerin ekranı doğru ve topluma fayda getiren bir öğretmene dönüştürmesi en kaçınılmaz gerçeğimiz…

Ekranın Ardındaki Gerçek: Toplumu Kim Şekillendiriyor?

Televizyon ve dijital medya sadece eğlendirmiyor; fark ettirmeden öğretiyor, yönlendiriyor ve normalleştiriyor.

Bir önceki yazıda gençliğin yönünü kaybetmesinden söz etmiştik.

Şimdi o yönü kimlerin etkilediğine daha yakından bakalım.

Çünkü mesele sadece gençlik değil.

Mesele, o gençliğin ne izlediği, neye maruz kaldığı ve neyin “normal” olarak sunulduğu.

Bugün Türkiye’de televizyonu açtığınızda karşınıza çıkan tablo çok net:

Bağıranın kazandığı, manipülasyonun ustalık sayıldığı, özel hayatın teşhir edildiği bir ekran düzeni.

Ve biz buna “eğlence” diyoruz.

Eğlence mi, Alışkanlık mı?

Televizyon programları artık sadece vakit geçirmek için izlenen içerikler değil.

Bir süre sonra düşünme biçimini, tepki verme şeklini ve hatta değer yargılarını şekillendiren araçlara dönüşüyor.

Gündüz kuşağı programlarına bakın:

Sorun çözmek yerine sorun teşhir ediliyor.

Empati kurmak yerine yargı dağıtılıyor.

Akşam kuşağına geçin:

Şiddet, entrika ve güç gösterisi neredeyse hikâyenin ana omurgası.

Sonra şaşırıyoruz:

Toplum neden daha tahammülsüz, daha öfkeli?

Belki de mesele, izlediğimiz şeylerin sandığımız kadar “zararsız” olmaması.

Normalleşen Anormallik

Bir şey sürekli tekrarlandığında, artık sorgulanmaz.

Normalleşir.

Televizyonda her gün aynı tartışma dili, aynı kriz hali, aynı yüzeysellik…

Bir süre sonra bu dil, hayatın dili hâline gelir.

Kara mizah gibi ama gerçek:

Artık insanlar birbirini anlamaya çalışmak yerine, televizyon programlarındaki gibi “haklı çıkmaya” çalışıyor.

Çünkü izlenen şey, zamanla öğrenilen şeye dönüşüyor.

Medya: Ayna mı, Mühendis mi?

Eskiden medya için “toplumun aynası” denirdi.

Bugün ise daha farklı bir durumla karşı karşıyayız.

Medya artık sadece yansıtmıyor; şekillendiriyor.

Ne konuşulacak, ne önemli, kim değerli, kim görünür…

Bunların büyük kısmı ekranlar üzerinden belirleniyor.

Ve bu güç, her zaman sorumlulukla kullanılmıyor.

Reyting uğruna nitelikten vazgeçildiğinde, ortaya çıkan şey sadece “düşük kaliteli içerik” olmaz.

Aynı zamanda düşük beklentili bir toplum ortaya çıkar.

Peki Ne Yapmalı?

Bu noktada klasik bir kaçış cümlesi vardır:

“İzlemezseniz, olmaz.”

Ama mesele bu kadar basit değil.

Çünkü mesele sadece bireysel tercih değil; sistematik bir sunum.

Burada üç temel sorumluluk var:

-Medya kuruluşları, içerik üretirken sadece izlenmeyi değil, etkiyi de düşünmek zorunda.

-Denetleyici kurumlar, sadece teknik değil, etik bir çerçeve de oluşturmalı.

-Toplum, tükettiği içeriğin farkında olmalı.

Aksi hâlde, herkes şikâyet eder ama hiçbir şey değişmez.

Son Söz

Toplum bir günde değişmez.

Ama her gün izlediği şeylerle yavaş yavaş dönüşür.

Ekran sadece bir araç değildir.

Bir öğretmendir.

Ve bazen, ne öğrettiğini kimse sorgulamaz.

Asıl soru şu: Biz gerçekten ne izliyoruz,

yoksa bize ne izletiliyor?