Toplum ve siyasal bilimlerde “ters durum arz eden vaka” olarak da tarif edilen “sapkın vaka” daha önceki örneklerin hiçbirine benzemeyen bir vaka olarak karşımıza çıkar.
Bugüne kadar yapılan açık yorumlarda hep, Trump’ın şahsına münhasır bir karakter olduğundan bahsettik.
İşte uluslararası diplomasi ya da dış politika analizleri bakımından Trump’ın teşkil ettiği konum tam da sapkın vakadır.
Bu yönüyle ürettiği her şey de bu sapkınlık içinde üretildiği için en başta piyasaları ve ona bağlı olan her şeyi direkt ya da en direk olarak etkilemektedir.
Ne diyeceği ya da ne yapacağı kestirilemeyen bu sapkın vaka, ABD gibi bir devletin imkân ve kabiliyetlerini temsil eden bir konumda da olunduğu için -hareket ya da sözleri ne kadar mantık dışı olursa olsun- sarsıcı bir etki meydana getiriyor.
Fakat bu sapkın vakanın tarihsel örneklerle uyumlu olan en öneli yanı, sonuçları açısından olacaktır diye düşünüyorum.
Zira tarihte toplumları yeni kararlar almaya zorlayan hatta birlikte hareket etmenin ve uyumun en çok arzulandığı durumlar, sapkın karakterlerin sebep olduğu kargaşalı, öngörülemez ve yıkımlı dönemlerden sonra gelmiştir.
1815 Napolyon Savaşları sonrasında gelen “Avrupa Uyumu”bunun en belirgin örneklerinden biridir.
Otuz Yıl Savalarının oluşturduğu yıkım ve tahribatın ardından gelen ve “Modern Devletler Çağı”nı başlatan ve onun uluslararası ilişkilerinin miladı olan 1648’deki Vestfalya Barışı da yine bu anlamada oldukça önemlidir diye düşünüyorum.
Hitler’in ürettiği faşizm ve onun darmadağın ettiği dünya düzenini yeniden sağlamak üzre girişilen çabaların BM’yi doğurması da bir tıkanmanın, ortak iradeyle aşılmasıdır.
“Pemanent Five, P5” yani BM’nin beş daimî üyeli sisteminin meydana getirdiği tıkanmanın da bir sonucu olarak ortaya çıkan şiddet ve soykırımlar, insanlığı yeniden bir göreve çağırıyor.
O görev de küresel tıkanmayı aşmak ve yeni bir yol üretmektir.
Bu tıkanmayı ya BM tıpkı -Güvenlik Konseyi tıkandığı için tarihinde tek bir defa verdiği karardır- Kore Savaşında olduğu gibi Genel Kurulu bir defa daha devreye sokarak, “Barış için birleşme” kararı alarak aşmalıdır ya da BM geniş çaplı bir reforma gitmelidir.
Bunlar olamıyorsa o zaman da bunların dışında yeni yollar üretilerek, güç dengeleri mutlaka sağlanmalıdır.
Bu görev de mağdurlara ve onların mağduriyetine inanan daha güçlü devletlere düşüyor.
BM tarihi boyunca hiç “saldırı” tanımı yapmamış mesela.
Belki bu defa bu durumu da aşarak, İsrail terör devletinin ve ABD’nin yaptıklarını bir saldırı olarak da tanımlar.
Bu yapılanlar da eğer saldırı değilse o zaman “Saldırı nedir?” sorusunu, BM ve üyeleri kendilerine mutlaka sormak zorundadır.
BM yine tarihinde sadece üç defa barışın bozulduğuna hükmetmiş.
Acaba dördüncüsü için başka ne beklenmektedir?
Sonuç olarak şunu ifade etmek istiyorum: BM sisteminin tıkandığı artık herkesin hemfikir olduğu bir gerçeklik.
O halde temel meselenin de şu olması gerekmiyor mu: Bu tıkanmayı nasıl aşacağız?
Zira silahlar susar susmaz hatta susmadan revan olunacak yol budur…