Türkiye, artık geçmişini sırtında yük gibi taşıyan değil; geçmişini bugünün diplomasisinde bir devlet dili olarak kullanan bir ülkedir.
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde NATO üyelerinin mehter marşıyla karşılanması, sıradan bir tören ayrıntısı değildir. Bu, tarihin protokole dönüşmüş hâlidir. Bu, Ankara’nın dünyaya sessiz ama çok derin bir cümle kurmasıdır.
Çünkü büyük medeniyetler şunu bilir: Geçmiş, utanılacak, saklanacak, müzeye kaldırılacak bir hatıra değildir. Geçmiş bir dildir. O dili konuşmayı bilen milletler, tarihlerini sadece nutuklarla anlatmazlar. Bazen bir sancak, bazen bir tören, bazen bir mekân, bazen de birkaç davul vuruşu yeter.
Mehterin Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde yankılanması, Türkiye’nin kimlik hafızasını diplomatik sahaya taşımasıdır. O ses, yalnızca Osmanlı’nın askerî musikisi değildir. O ses, Malazgirt’ten Söğüt’e, İstanbul’dan Ankara’ya uzanan büyük devlet aklının ritmidir.
NATO liderleri o kapıdan içeri girerken sadece modern Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet protokolüyle karşılaşmadılar. Aynı zamanda bin yıllık bir siyasi hafızanın, kesintisiz bir devlet geleneğinin ve yeniden ayağa kalkan bir medeniyet iddiasının sembolik ihtarıyla karşılaştılar.
Ankara onlara şunu söyledi:
“Biz dün de buradaydık, bugün de buradayız, yarın da burada olacağız.”
İşte mesele budur.
Türkiye, Batı karşısında ezik duran, kimliğini gizleyen, tarihinden mahcup olan eski Türkiye değildir artık. Kendi geçmişini paranteze alan, kendi medeniyet kodlarını törpüleyen, kendi devlet aklını başkalarının onayına sunan o utangaç dönem geride kalmıştır.
Bugün Türkiye, NATO masasına sadece askerî kapasitesiyle değil, tarihî derinliğiyle, stratejik aklıyla, savunma sanayiiyle, coğrafi ağırlığıyla ve medeniyet özgüveniyle oturmaktadır.
Mehter de bunun sesidir.
Birileri hâlâ bunu folklor zannedebilir. Birileri hâlâ “protokol ayrıntısı” diye küçümseyebilir. Birileri kendi tarihinden ürktüğü için mehterin sesinden de rahatsız olabilir.
Ama büyük devletler sembollerin ne anlama geldiğini çok iyi bilir.
İngiliz, tacını saklamaz. Fransız, devrimini unutturmaz. Rus, Çarlık ve Sovyet hafızasını devlet aklından silmez. Amerikan başkanı, her törende kendi bayrağını, marşını, kurucu mitolojisini sahneye koyar.
Peki Türkiye niçin kendi mehterinden, kendi sancağından, kendi tarihinden, kendi devlet geleneğinden utanacakmış?
Utanmayacaktır.
Çünkü bu milletin geçmişi bir kambur değil, bir omurgadır.
Mehterin davulu, sadece ritim tutmaz; hafıza tutar. Zurnanın sesi, sadece musiki değildir; tarihî bir iddianın yankısıdır. O yürüyüş, sadece tören yürüyüşü değildir; devlet-i ebed müddet fikrinin bugünkü protokol dilidir.
Türkiye artık dünyaya kendi cümlesini kendi kelimeleriyle kurmaktadır.
O cümlenin içinde Ankara vardır, İstanbul vardır, Söğüt vardır, Malazgirt vardır, Çanakkale vardır, Sakarya vardır. O cümlenin içinde sadece geçmiş değil, gelecek de vardır.
NATO üyelerinin Külliye’ye mehterle karşılanması işte bu yüzden önemlidir. Çünkü bu görüntü, Türkiye’nin Batı ittifakı içinde kimliğini kaybetmeden, aksine kimliğini daha güçlü biçimde ortaya koyarak var olduğunu göstermektedir.
Türkiye NATO’dadır; ama NATO’nun sıradan, edilgen, talimat bekleyen bir üyesi değildir.
Türkiye NATO’dadır; fakat kendi tarihî hafızasıyla, kendi devlet aklıyla, kendi medeniyet diliyle oradadır.
Ve bazen bunu anlatmak için uzun uzun konuşmaya gerek yoktur.
Bazen birkaç davul vuruşu yeter.
Çünkü o davul vurduğunda sadece mehter başlamaz.
Tarih konuşur.
Devlet konuşur.
Medeniyet konuşur.
Türkiye konuşur.