BİTMEDİNİZ Mİ?

Abone Ol

Bir kadının başındaki örtüden rahatsız olacak kadar tahammülsüz, bir insanın kıyafetine bakıp onu “imha edilmesi gereken” bir varlık olarak görecek kadar kibirli bir zihniyetle karşı karşıyayız.

Sorun bir kişinin ağzından çıkan birkaç çirkin cümle değil.

Sorun, yıllardır demokrasi, özgürlük, insan hakları ve eşitlik nutukları atanların, konu kendi yaşam tarzlarının dışındaki insanlara gelince nasıl bir faşizme dönüştüklerinin bir kez daha ortaya çıkmış olmasıdır.

Türkiye’de başörtülü kadınlar üniversite kapılarında ağlatıldı. Kamu kurumlarından kovuldu. Mesleklerinden uzaklaştırıldı. İkna odalarında psikolojik baskıya maruz bırakıldı. Bugün hâlâ bazı çevreler, o karanlık dönemin özlemini çekiyor. Fırsat bulduklarında da içlerinde sakladıkları kini ve nefreti dışarı kusuyorlar.

Dikkat edin…

Bu insanlar farklı düşünene tahammül istemiyor. Farklı yaşayanı istemiyor. Farklı inananı istemiyor. Kendileri gibi olmayan herkesi kamusal alandan silmek istiyor.

Adına laiklik diyorlar.

Adına çağdaşlık diyorlar.

Adına özgürlük diyorlar.

Ama söyledikleri şeyin özeti şudur:

“Benim gibi değilsen yaşamamalısın.”

Bunun adı özgürlük değildir.

Bunun adı modernlik değildir.

Bunun adı doğrudan doğruya faşizmdir.

Asıl ironik olan ise şudur:

Yıllarca başörtülü kadınlara demokrasi dersi vermeye çalışanlar, bugün en temel demokratik ilke olan birlikte yaşama kültürünü bile taşıyamadıklarını gösteriyorlar.

Türkiye eski Türkiye değil.

Hiç kimse inancı, kıyafeti ya da yaşam tercihi nedeniyle aşağılanamaz. Hiç kimse bir toplumsal kesimi hedef göstererek nefret dili üretemez. Ve hiç kimse söylediği sözlerin arkasından “yanlış anlaşıldım” diyerek bu ağır sorumluluktan kaçamaz.

Çünkü mesele bir gaf değil.

Mesele, yıllardır bastırılmaya çalışılan bir kibrin, bir üstünlük kompleksinin ve bir nefretin dışa vurumudur.

Bu ülkenin geleceğini belirleyecek olan da işte bu nefret değil; farklılıklarıyla birlikte yaşama iradesidir.

Faşizm kaybedecek.

Millet kazanacak.

/////////////////////////////////////////////////////////

BİRAZ İNSAF…

Bir maç kaybedildi diye bu kadar ağır konuşmaya gerçekten gerek var mı?

Evet, ortaya çıkan sonuç hepimizi üzdü. Sahada görmek istediğimiz mücadeleyi göremediğimiz anlar oldu. Hatalar yapıldı. Eksikler vardı. Eleştiri elbette olacak. Ama eleştiri ile infaz arasında ince bir çizgi vardır.

Son günlerde milli takım hakkında yazılanlara, yapılan yorumlara bakıyorum da sanki karşımızda rakip bir takım var. Sanki yenilen bizim çocuklarımız değil de başka bir ülkenin formasıyla sahaya çıkmış futbolcular.

Unutmayalım…

Bu formanın üzerinde reklam değil, ay yıldız var.

O formayı giyen gençler de sosyal medyada birkaç cümleyle harcanacak insanlar değil. Yıllarını vererek, binlerce rakibini geride bırakarak bu noktaya gelmiş sporcular.

Bir yenilgiyle kahraman olunmadığı gibi, bir yenilgiyle hain de olunmaz.

Biz ne zaman bu kadar acımasız olduk?

Kazanınca omuzlara alıp kaybedince yerin dibine sokmak nasıl bir spor kültürüdür?

Bugün moral bozanların önemli bir kısmı, yarın gelecek bir galibiyette aynı oyuncuların fotoğraflarını paylaşarak övgüler dizmeye başlayacak. Oysa gerçek taraftarlık, işler iyi giderken değil kötü giderken takımının yanında durabilmektir.

Tarih, büyük başarıların çoğunun ağır yenilgilerden sonra geldiğini gösteriyor.

2002 Dünya Kupası’nın gururunu yaşatan nesil de tökezledi.

2008 Avrupa Şampiyonası’nın destanını yazan kadro da eleştirildi.

Bugün üzgünüz ama yarın yine aynı bayrağın etrafında toplanacağız.

Çünkü milli takım hepimizin.

Teknik direktörler gelir gider.

Futbolcular değişir.

Kadrolar yenilenir.

Ama ay yıldız kalır.

Şimdi yapılması gereken suçlu aramak değil, eksikleri görmek ve yeniden ayağa kalkmaktır.

Biraz insaf…

Biraz sabır…

Biraz da vefa…

Çünkü bu çocuklar yarın yeniden sahaya çıktığında yine bizim çocuklarımız olacak.