BORÇ YİĞİDİN KAMÇISIYDI; ŞİMDİ NEYİ OLDU?

Abone Ol

Eskiden çok söylenen bir söz vardı:

“Borç yiğidin kamçısıdır.”

Bu söz, borcu öven bir söz değildi. Borçlanmayı teşvik de etmiyordu. Tam tersine, arkasında çok güçlü bir ahlak ve çalışma kültürü vardı.

Çünkü o günün insanı için borç, yalnızca ekonomik bir yükümlülük değildi; aynı zamanda bir namus ve itibar meselesiydi.

Birinden borç aldıysanız, söz verdiğiniz gün ödemek zorundaydınız. Ödeyememek insanı mahcup ederdi. Verilen söz senetten, karakter bazen teminattan daha kıymetliydi.

İşte “borç yiğidin kamçısıdır” sözü tam burada anlam kazanıyordu.

İnsan borçlandığında rehavete kapılmazdı. Tam tersine daha fazla çalışır, daha erken kalkar, gerekirse fazla mesai yapar, ikinci bir iş bulur, harcamalarını kısar ve borcunu kapatmak için bütün gücünü ortaya koyardı.

Kamçı insanın sırtında değil, vicdanındaydı.

Üstelik bu çalışma bazen borcun ödenmesinden daha büyük bir sonuç doğururdu. Borcunu kapatmak için işini büyüten, fazla çalışan, yeni maharetler kazanan insan; borç bittikten sonra da kazandığı çalışma disiplinini sürdürür, böylece geleceğini daha sağlam kurardı.

Peki bugün ne oldu?

Borç aynı borç ama insanın borçla kurduğu ilişki büyük ölçüde değişti.

Çünkü ekonomik sistem de değişti, tüketim kültürü de değişti, insanın ihtiyaç kavramı da değişti.

Eskiden çoğu insan ihtiyacı olduğu için borçlanırken, bugün insanlara henüz kazanmadıkları parayı harcamaları sistematik biçimde teklif ediliyor.

Kredi kartları, ihtiyaç kredileri, taksitler, kredili mevduat hesapları, “şimdi al sonra öde” anlayışı...

Modern tüketim düzeni insana sürekli aynı şeyi fısıldıyor:

“Paran yoksa da tüket.”

İşte tehlike burada başlıyor.

Çünkü borç, üretim ve yatırım için kullanılan kontrollü bir araç olmaktan çıkıp hayat standardını finanse eden sürekli bir mekanizmaya dönüşürse artık kamçı olmaktan çıkar, prangaya dönüşür.

İnsan çalışır ama kazandığını geçmişte yaptığı tüketimin borcuna verir.

Maaş gelir, faiz gider.

Yeni ay başlar, eski ayın hesabı kapanmamıştır.

Bir kredi diğerini kapatır. Bir karttan çekilen para diğer kartın borcuna yatırılır. İnsan bir süre sonra gelecekte kazanacağı geliri bugünden tüketmeye başlar.

Bunun ekonomik sonucu kadar ağır bir psikolojik sonucu da vardır.

Sürekli borç altında yaşayan insan yalnızca parasını kaybetmez; zamanla huzurunu, çalışma şevkini, ailesiyle ilişkisini ve geleceğe dair ümidini de kaybedebilir.

Telefon çaldığında banka mı arıyor diye düşünmek, ay sonunu hesaplamak, çocukların ihtiyacını ertelemek, eşinden borcun gerçek miktarını gizlemek, bir taksiti başka borçla kapatmaya çalışmak...

Bütün bunlar insanın zihnini sürekli kuşatan görünmez bir baskıya dönüşür.

Ve borç belli bir seviyeyi aştığında çok ilginç bir psikolojik kırılma meydana gelir:

Borç artık insanı çalışmaya teşvik etmez; çalışmanın anlamsız olduğu duygusunu üretmeye başlar.

Eskinin “kamçı”sı ile bugünün “çökerten borcu” arasındaki en önemli farklardan biri budur.

İnsan “Biraz daha çalışırsam bunu kapatırım” diyebiliyorsa borç hâlâ yönetilebilir bir yükümlülüktür.

Ama “Ne kadar çalışırsam çalışayım bu borç bitmeyecek” noktasına gelmişse, ekonomik mesele psikolojik bir çaresizliğe dönüşür.

İşte toplum olarak üzerinde ciddi biçimde düşünmemiz gereken yer burasıdır.

Elbette geçmişi bütünüyle idealize edemeyiz. Eskiden de borcunu ödemeyen vardı, tembel vardı, müsrif vardı. Bugün de son derece dürüst, çalışkan ve borcuna sadık milyonlarca insan vardır.

Ayrıca her borçlu insanı “müsrif” veya “sorumsuz” ilan etmek büyük haksızlık olur.

Hayat pahalılığı, gelir kaybı, işsizlik, hastalık, beklenmedik aile giderleri veya ticari sıkıntılar nedeniyle borçlanmak zorunda kalan insanlarla; gelirinin çok üzerinde tüketerek sürekli borç üreten davranış biçimini birbirinden ayırmak gerekir.

Mesele insanları suçlamak değil, borç kültürümüzün değiştiğini görmek ve toplumu uyarmaktır.

Devlete, bankalara, ekonomistlere, eğitimcilere, ailelere ve kanaat önderlerine burada büyük sorumluluk düşüyor.

Finansal okuryazarlık artık lüks değil, temel hayat bilgisidir.

Bir gence yalnızca nasıl para kazanacağını değil, nasıl borçlanmaması gerektiğini de öğretmeliyiz.

Faizin ne yaptığını, bileşik maliyetin nasıl büyüdüğünü, kredi kartında asgari ödemenin ne anlama geldiğini, gelirinin ne kadarını borca ayırabileceğini, tüketim borcu ile yatırım borcu arasındaki farkı bilmeyen insanı modern finans sisteminin ortasına bırakmak ciddi bir toplumsal risktir.

Aile içinde de yeniden çok basit bir ekonomik ahlaka dönmek zorundayız:

Kazanmadan harcamamak.

İhtiyaç ile arzuyu birbirinden ayırmak.

Gösteriş için borçlanmamak.

Komşuda var diye almamak.

Sosyal medyada görülen hayatları gerçek hayat zannetmemek.

Ve en önemlisi, insanın itibarını kullandığı otomobilin markasıyla, telefonunun modeliyle, oturduğu evin metrekaresiyle ölçmemek.

Çünkü tüketim toplumu önce insana sahip olmadığı şeyleri ihtiyaç gibi gösteriyor, sonra onları borçla satın aldırıyor, ardından o borcu ödeyebilmek için ömrünü satmasını istiyor.

Buna ilerleme diyemeyiz.

Ekonominin sağlıklı işlemesi için kredi elbette gereklidir. Üretim, yatırım ve ticaret finansmansız düşünülemez. Mesele borcu bütünüyle kötülemek değildir.

Mesele borcun efendisi olmakla borcun kölesi olmak arasındaki çizgiyi yeniden hatırlamaktır.

Bir toplum sürekli gelecekte kazanacağı geliri bugünden tüketmeye başlarsa yalnızca hane halkının bilançosu bozulmaz.

Çalışma ahlakı bozulur.

Tasarruf kültürü zayıflar.

Aile huzuru sarsılır.

Gelecek ümidi azalır.

Ve ekonomik sorun giderek sosyal ve ahlaki bir probleme dönüşür.

Bu nedenle aklı başında herkesin bu konuda toplumu uyarması gerektiğini düşünüyorum.

Devlet ekonomik tedbirini alacak.

Finans sistemi sorumlu davranacak.

Aile çocuklarına ölçülü yaşamayı öğretecek.

İnsan da kendi nefsine bir sınır koyacak.

Çünkü hiçbir toplum, sürekli borçlanarak zenginleşemez; asıl zenginlik üretmek, çalışmak, tasarruf etmek ve kazandığından daha az tüketebilmektir.

Belki de eski sözümüzü bugünün şartlarında yeniden kurmanın zamanı geldi:

Borç yiğidin kamçısı olabilir; ama dizgin insanın elinden çıkarsa, aynı borç insanın prangası olur.

Kamçı insanı koşturur.

Pranga ise yürütmez.

Türkiye'nin yeniden kamçıya değil belki ama çalışmaya, üretmeye, tasarrufa, kanaate, mali disipline ve sözünün arkasında duran insan ahlakına ihtiyacı vardır.

Çünkü ekonomik çöküşler çoğu zaman rakamlarda görünmeden önce insanların hayat alışkanlıklarında başlar.

Ve bir toplum alışkanlıklarını kaybettiğini fark ettiğinde, bilanço çoktan ağırlaşmış olabilir.