“Bosna da neresi?” diyen Türkiye’den, “Elbette ki Haiti’deyiz” diyen Türkiye’ye

Abone Ol

Gençlerin AK Parti Hükümetlerinden önce Türkiye’nin ahvalini bilmediklerinden hareketle, çeşitli bültenler gösteriliyor televizyonda. Hastanelerdeki uzun kuyruklar, patlayan çöp dağları, seri katliama dönüşen trafik kazaları, ekonomik krizle yatıp kalkan esnaf ve saire… Çok değil, 13 sene öncenin fotoğrafıydı bu. Bugün 30 yaşında olan bir gencin bunları biliyor olması pek zor. Hele 28 Şubat’ı ya da 1992-1993’ün karanlık günlerini hatırlaması hemen hemen imkansız.

Faydalı çalışmalar. Faydalı olur inşaallah. Yapanlardan Allah razı olsun.

Fakat bir de, hem bu gençlere, hem de orta yaşlı kimi dostlarımıza, ağabeylerimize, ablalarımıza hitaben bir başka çalışma daha yapılmalı: Türkiye’nin değişen ve bu değişimle rayına oturan dış politikası.

Benim tam olarak hatırlayabildiğim ilk uluslararası kriz Bosna Savaşı’ydı. Savaş, Avrupa’nın orta yerinde on binlerce Müslümanın sistematik şekilde katledilişine ve merhum Aliya İzzetbegoviç önderliğinde mertçe bir direniş ve destansı bir vuruşmaya sahne olmuştu. O yıllarda Türkiye’de Bosnalı mazlumlar için yardım kampanyaları düzenleniyor, protesto gösterilerinde halk sokaklara dökülüyordu. Bilhassa, gecenin bir yarısı “Gorajde düşüyor” haberleri üzerine İstanbul Taksim Meydanı’nı kendiliğinden dolduran eşi benzeri görülmemiş kalabalık, milletçe yüzümüzü ağartmıştı.

“Milletçe…” Çünkü devlet olarak bir şey yapamıyorduk. İçeride, İslam’a ve Müslümanlara yönelik en ufak bir hassasiyet belirtisini bile “irtica” diye yaftalayan vesayet, dışarıda Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in boyunduruğu… Hoş, bunlar olmasa bile, İstanbul’dan kalkacak bir savaş uçağımızdaki yakıtın yanıbaşımızdaki Saraybosna’ya varmaya yetmeyeceğini de o günlerde fark etmiştik.

Daha öncesinde, Irak Lideri Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgaliyle başlayan Körfez Krizi’ne de öylece bakmıştık. ABD öncülüğündeki Çekiç Güç’ün Anadolu’da fink atması herkesi rahatsız ediyordu, ama kimse hiçbir şey yapamıyordu. Bosna Savaşı’yla aynı yıllarda Azerbaycan’da yaşanan darbede, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki savaşta, Hocalı Katliamı’nda kılımızı kıpırdatamamıştık. Merhum Cahar Dudayev’in önderliğinde kahramanca bir savaşın yaşandığı Çeçen Savaşı’nda da… Kıbrıs meselesine (aslında genel olarak Cumhuriyet tarihi dış politikamıza) ilişkin yegane medar-ı iftiharımız, merhum hocamız Necmettin Erbakan’ın şahsi dirayetiyle ortaya çıkan 1974 Barış Harekatı’ydı. Yunanistan’la yaşadığımız Kardak Krizi’nde; evet, “sahada” galip gelmiştik, ama “masada” tarihi bir gaflet yüzünden bin bir çuval inciri az kalsın mahvedecektik. Yüzyıl’ın en büyük direnişine ev sahipliği yapan, işgal altındaki atayurdumuz Kudüs’ün Filistin’inde yapabildiğimiz, yapabileceğimiz hiçbir şey olmadığı gibi, söyleyebildiklerimiz de en fazla İsrail söylemlerinin tekrarından ibaretti. Yine rahmetli Erbakan’ın ortaya attığı D-8 projesi, 28 Şubat darbesinin gizli gerekçelerinden biri olarak akamete uğratılmıştı. Ve Somali ve Afganistan ve saire…

Bir de, yıllar sonra öğrenecektim, Ruanda’da büyük bir soykırım yaşanmıştı. Batılıların bizzat desteğiyle sadece üç ayda 1 milyon insan katledilirken, dünyanın geri kalanıyla birlikte Türkiye de en fazla “foto muhabirliği” yapabilmişti (“Bize ne Ruanda’dan!” diyenler olmuştur o günlerde muhtemelen. Şükürler olsun ki bugün “Bize ne Nepal’den!”, “Bize ne Haiti’den!” ya da “Bize ne Katrina Kasırgası mağdurlarından!” diyenler ayıplanıyor.)

Velhasıl, dış politikada kafir emperyalistlerce ezim ezim ezilen, ezik, ruhsuz, şahsiyetsiz bir Türkiye vardı o günlerde. En iyimser tarifle, en güçlüyken bile, en fazla “nesne” olabiliyorduk uluslararası arenada.

30 yaşındaki bir kardeşim bu saydıklarımı tam olarak hatırlayamayabilir ve bu yüzden mazur görülebilir. Fakat biraz kitap karıştırsa, internette biraz araştırma yapsa bunlar hakkında fikir edinebilir; doğrudan medeniyet havzamızı ilgilendiren Bosna, Irak, Azerbaycan, Kıbrıs ve sair kriz alanlarında bugün oynadığımız rolü o günlerdekiyle kıyaslayabilir; dahası, medeniyet havzalarında bile esamisi okunmayan bir Türkiye’den, ta Güneydoğu Asya’dan ta Güney Amerika’ya kadar insani ve diplomatik ilişkilerde söz sahibi olan bir Türkiye’ye nasıl ulaştığımızı görebilir.

Ancak, o günlerde birlikte düşünüp yazdığımız, meydanlarda birlikte protestolara çıkıp slogan attığımız kimi ağabeylerimizin, ablalarımızın; Türkiye’nin dış politikada kat ettiği mesafeyi ısrarla gözardı etmeleri mazur görülemez. Hilafet’in ilgasının ardından 20. Yüzyıl’da neşet eden bütün İslami hareketlere kaynaklık etmiş İhvan-ı Müslimin’in yanında duran, sonuna kadar yanında duran bir Türkiye’ye ulaştık, fark etmek istemiyorlar. Müslim’iyle gayrimüslimiyle Balkanları kurda kuşa yem etmemek için çırpınan, her çırpınışında rahmet ve bereketle karşılaşıp güç kazanan bir Türkiye var, görmek istemiyorlar. Sırf “iktidar” kavramına mesafeli durmak adına, Türkiye’nin Ortadoğu’yla entegrasyon sürecine de, bu sürecin belkemiği olarak halkın yanında, zulmün karşısında durup Arap İsyanı’na verilen desteğe de, Ortadoğu ve Mağrip’teki tüm mazlumlarla beraber Suriye’deki mazlum halkın ve zulme karşı direniş ve savaşın yanında vaziyet alınmasına da mesafeliler. Yeryüzünün bir numaralı gündem maddesi olarak Kudüs’teki, Filistin’deki İsrail işgaline karşı yıllarca ses yükseltmişlerdi; ama bugün ABD-Avrupa Birliği-İsrail ittifakı karşısında Filistin için ses yükselten, Batı Şeria’nın, Gazze Şeridi’nin, El Aksa’nın haklarını müdafaa edebilmek için risk alan, buraların maddi-manevi imarı için canını dişine takan; dahası, en son Mavi Marmara’da şahitlik ettiğimiz üzere, Filistin Davası’na sahip çıkan, herkese sahip çıkan bir Türkiye’yi beğenmemek için zihinlerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Asırlık meselelerimizdeki bu kayıtsız tavırları ortadayken, Somali’deki, Sudan’daki, Etiyopya’daki, Afganistan’daki… Türkiye’nin varlığından bahsetmek beyhude ve hatta belki de malayani.

“Malayani” ile daha fazla uğraşmayalım; çoğu, hayatında ilk kez oy kullanacak genç kardeşlerimize, Filistin’de, Bosna’da, Afganistan’da, Somali’de ve dahi Kırgızistan’da, Kazakistan’da, Doğu Türkistan’da ve dahi Filipinler’de, Malezya’da, Nepal’de ve dahi Brezilya’da, Arjantin’de, Küba’da, Haiti’de ve dahi Yunanistan’da, Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de… Türkiye pasaportunun dün ve bugün gördüğü itibarı tekrar tekrar hatırlatalım. Soğuk Savaş dönemini anlatıp, dönemin son bulmasıyla Batılılar Balkanları da Kafkasları da “kendi haline” bırakırken Türkiye’nin buralara intizam verebilmek için neredeyse tek başına verdiği mücadeleyi gösterelim. Uluslararası örgütlerde sadece “bir oy” olarak tebarüz eden Türkiye’den, Birleşmiş Milletler’ine, NATO’suna, İslam Konferansı Örgütü’ne yön veren, Arap ve Afrika Birliklerine varlığıyla güç ilham eden bir Türkiye’ye nasıl ulaştığımızdan bahsedelim. Bir zamanlar İngiltere Başbakanı Tony Blair’in, yazdığı bir mektupta Başbakan Bülent Ecevit’e “dear” diye hitap etmesine ne kadar “sevindiğimizi” söyleyelim.

“Yeni” lafzının, dış politikadaki Türkiye için de sadece bir sıfattan ibaret olmadığını; çok değil, 13 yıl öncesiyle dehşetli bir farkı barındırdığını, milletimizin kendini ifadesi olarak AK Parti Hükümetlerinin cansiparane mücadelesiyle ortaya çıkan güçlü bir kavram olduğunu bıkmadan, usanmadan anlatalım “kısacası.”

Cenab-ı Allah, “Yeni” Türkiye’nin mimar ve mühendislerinden razı olsun, onları iki cihanda aziz eylesin. Ahir ve akıbetimiz hayrolsun inşaallah.

Bosna’da on binler katledilirken sadece protesto gösterileri düzenleyebiliyorduk.

Cahar Dudayev (1944-1996)

Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS) Lideri Halid Meşal, AK Parti kongresinde.

2010’da depremin yerle bir ettiği Haiti’ye ilk ulaşan ekipler Türkiye’nindi.