Bir resmin karşısında durup da "işte bu, gördüğüm şeydir" demek, insanın kendine söylediği masum yalanlardan biridir belki de. Gözümüz bize öyle söyler çünkü: gördüğün şey ile sana anlatılan şey aynıdır, ikisi el ele yürür. Münekkit John Berger'e göre ise "gördüğümüz ile bildiğimiz arasındaki ilişki hiçbir zaman çözülmemiştir."
Rene Magritte, yirminci yüzyılın ortasında bu masum yalana bir pipo resmiyle meydan okudu. Fransız filozof Michel Foucault ise otuz küsur yıl sonra bu meydan okumayı bir esere dönüştürdü.
Magritte kendine "ressam" denmesinden pek hoşlanmazdı. O, fırçayla değil de resim vasıtasıyla konuşan bir düşünür olarak hatırda kalmayı tercih ederdi. Nitekim tuvale her oturduğunda aslında bir soru sorardı; gördüğümüz şey gerçekten gördüğümüz şey midir?
İki adamın mektuplaşması
Magritte, Foucault'nun Kelimeler ve Şeyler adlı eserini okumuş, kitaptan öylesine etkilenmişti ki New York'ta açtığı bir sergiye nazire yaparak aynı ismi vermişti. İki adam mektuplaşmaya başladı; biri kelimelerle, öteki fırçayla aynı meseleyi didikliyordu: dil, gördüğümüz şeyi mi anlatıyor?
Foucault, Kelimeler ve Şeyler'de bu meseleyi şöyle anlatır: dil ile resim, birbirinin yerine hiçbir zaman geçemez. Kelimelerin kusurlu olmasından değildir bu; mesele başkadır. Foucault'nun kendi cümleleriyle söylersek, "gördüğümüz söylediğimizin içine hiçbir zaman yerleşmiş değildir." Bir şeyi tarif etmeye, ona benzetmeler bulmaya çalışırız ama sözün açtığı mekân ile gözün açtığı mekân aynı mekân değildir. Bir isim vermek, aslında yalnızca bir oyundur; bize bir yön gösteren, bir parmak uzatan bir oyun. O parmağın işaret ettiği yere, sanki gördüğümüz şeyle söylediğimiz şey aynıymış gibi bakarız. Oysa bu bir yanılsamadır; iki farklı dünyayı, gizlice birbirinin üstüne katlamışızdır sadece.
Foucault, Magritte'in pipo tablosunda ince bir oyun görür. Tablo önce bize tanıdık, huzurlu bir şey vaat ediyormuş gibi görünür: bir pipo deseni, altında da "bu bir pipo" diyecek bir yazı — resim ile söz el ele, birbirini doğrulayan bir bütün. Ama Magritte bu “bütünleme” olarak gördüğümüz şeyi bozar: yazıya bir "değildir" ekler, resim ile yazı arasındaki “bağı” uzaklaştırır.
Magritte'in kendi tablosunda kurduğu o sahne, âdeta canlı bir tiyatro gibidir. Aşağıdaki pipo konuşur önce: "Ben, sizin sandığınız gibi bir pipo değilim; ama yukarıdaki öteki pipoyla bir benzerlik bağı içindeyim." Yukarıdaki pipo cevap verir: "Ben de hiçbir tuvale, hiçbir zemine yapışık değilim; ben yalnızca bir andırışım, bir sis, bir bulut." Sonra ikisini adlandırmakla görevli harfler söz alır: "Beni okuyarak pipoyu bulacağınızı mı sandınız? Ben sadece kendime benzeyen bir yazıyım; sözünü ettiğim şeyin yerine hiçbir zaman geçemem." Üç ses tek bir cümlede birleşirler: "Bu bir pipo değildir."
Düşüncenin sırrı
Magritte, Foucault'ya yazdığı bir mektupta bu meseleyi kendi diliyle özetler: "Benzer olmak, sadece düşünceye ait bir özelliktir. Düşünce, gördüğü, işittiği ya da bildiği hâline gelerek benzer; dünyanın kendisine sunduğu şey hâline gelir."
Magritte'in mektubundaki en çarpıcı cümle belki de şudur: "Resmedilmiş bir imge, tabiatı gereği elle tutulamaz olduğu için, hiçbir şey saklamaz; oysa elle tutulabilir, gerçek olan her şey, kaçınılmaz biçimde başka bir görülebiliri kendi içinde saklar." Yani bir resmin şeffaflığı ile gerçek dünyanın kalın, katmanlı, esrarlı hâli arasında derin bir uçurum vardır.
İki pipo
Magritte bu uçurumu otuz yedi yıl sonra bir kez daha resmeder. 1929'da yaptığı ilk tabloda mesele nispeten sadedir; tek bir pipo, tek bir yazı, dil ile resmin arasındaki o eski çelişki. İzleyici yine de kendini rahatlatabilir: "Tamam, bu bir temsildir; gerçek pipo tablonun dışında bir yerde duruyordur." 1966'da yaptığı Les Deux Mystères (İki Gizem) adlı tabloda ise Magritte bu tesellîyi de elimizden alır. Artık iki pipo vardır; biri aşağıda, çerçeveli bir tuval içinde, altında hâlâ o meşhur yazıyla; öteki ise yukarıda, hiçbir zemine, hiçbir çerçeveye bağlı olmadan havada asılıdır. Hangisi "asıl" pipodur? Bu sorunun artık bir cevabı yoktur, çünkü iki imge de birbirine gönderme yapar, birbirine bakar, ama ikisi de bir "aslın" temsilcisi değildir. Bu tablo ve Foucault'nun okuması bize "gördüğün şeye, okuduğun yazıya kör kör güvenme, aralarında sandığın kadar sağlam bir bağ yok" diyor. Magritte'in bu bakışını heybemize koyduk mu?