Bu çay ocağını sevmemin birçok nedeni var. Bana çocukluğumu hatırlatan duvardaki halısı mesela. Hiç kimse elini atmadığı için örümcek ağıyla kaplı kitaplığı. Gelip geçerken üç tel saçımı taradığım kocaman aynası ve tabii ki tavşan kanı çayı. Hepsinden önemlisi çayın fiyatının hâlen 10 lira olması.
Çay ocağına girdiğimde çırak tezgâhta, Çaycı Selçuk ise ocağın başındaydı. Bir çay söyleyip, her zamanki köşeme çekildim. Akşamdan uykusuzluğum vardı. Kitap okuyacak halde değildim ama rutinimi de bozmak istemedim. Cebimden çıkardığım kitabımı masaya bırakıp, ayracın olduğu sayfayı açtım. Tam okumaya başlayacaktım ki çayım da yetişti.
Hayret, Selçuk bugün okumama laf etmeden çayı bırakıp gitti. Her seferinde çok okuyanların başına neler geldiğiyle ilgili ilginç bilgileri paylaşarak beni vazgeçirmeye çalışırdı. Geçen gün de kitabıma başlarken Selçuk yine söylendi: Ne kadar az bilirsen o kadar mutlu olur, o kadar derin uyurdun.
Kitabıma döndüm. Çayın buğusuyla birlikte mis kokusu her yanıma doldu. Bir yudum aldım, okumaya başladım, satırlar biraz buğulu gibi…
- Yine ne okuyorsun, dedi bir ses.
Sağa sola baktım, çay ocağında benden başka hiç kimse yoktu. Gaipten sesler mi duymaya başladım, yoksa çok okumanın belirtileri mi başladı?
- Bir soru sorduk, cevap alamadık. O elindeki kitabın adı ne?
“Hey, sen de kimsin?” diye sesleneceğim ama birisi görse bu adam kendi kendine konuşuyor diyecekler diye sustum.
- Seninle de sohbet edilmiyor ki kardeşim, dedi bu sefer. Çayımdan bir yudum aldım, sağı solu kontrol ettikten sonra,
- Sen de kimsin, dedim. Bunu oldukça sessiz söyledim.
- Benim, ben! Çay bardağı. İçtiğin çay canım, elindeki bardak.
- Hiç bardak konuşur mu, diye fısıldar gibi söyledim ama beni bir korku da aldı. Bunadım herhalde.
- Ben yedi numaralı bardak, dedi, sen de Naif olmalısın.
Adımı bilen, dile gelen, sohbete meyilli bir çay bardağı. Üstelik de içinde çay var. İnsan daha ne ister?
- Sen nasıl konuşuyorsun, bu mümkün değil, dedim. Konuşan çay makinesi vardı ama çay bardağı yoktu. Hem kolide altı bardak var, nasıl yedi numara oluyorsun?
- Mesele de o ya, yedinci bardak olurken bir sırla kaplanmışım. Nasıl olmuşsa olmuş, bilemiyorum. Düşünen, dinleyen, konuşan bir bardak olmuşum.
- Benden ne istiyorsun?
- Ben her olaydan, her konudan haberdarım. Müşterilerin konuştuğu her şeyi en ince detayına kadar bilirim. İstersen gün yüzü görmemiş dedikodular anlatayım sana.
- İstemem, dedim. Ben dedikodu sevmem.
- İstediğini sor o zaman. Ancak bil ki, bardakta çayın olduğu ve sıcak kaldığı sürece ben seninle konuşurum. Çay biter veya soğursa susarım. Ona göre hızlı ol.
- Peki deneyelim.
- Hah şöyle. Hani her gün şu köşede oturan Mehmet amca var ya, onun mal varlığının haddi hesabı…
- İstemem! Bana ne onun mal varlığından?
- Tamam. O zaman sen sor. Çayın soğuyacak, çabuk ol.
Bir yudum çay içtim, sanki soğumaya başlıyordu. Madem soru sorma hakkım vardı, kullanalım.
- Selçuk bu çayın içine ne katıyor?
- En zor yerden sordun. Onun harmanına akıl sır ermez.
Bir yudum çay daha içtim, gerçekten de ılımıştı.
- Peki ben her gün bu köşede niye oturuyorum?
- Şey, bak onu ben de bilmiyorum.
Bir yudum daha içtim.
- Bu kitabın sonu nasıl bitecek, diye son sorumu sordum ve son damla çayımı yudumladım.
- Çayın kalmadı, süren bitti, diyen çay bardağı soruma cevap vermedi.
Bardağa dikkat ettim; bir farklılık yoktu. Klasik ince belli bardaktı, en sevdiğim türden. Bardak altı da kırmızı beyaz benekliydi. Çok sıradan ve hiçbir özelliği yoktu, konuşması dışında.
Çayın tadına mı yanayım, bardağın konuşmasına mı bilemedim…
O ara süpürge hışırtısı gibi bir şeyler duymaya başladım.
- Amca… Amca, uyan, ayağını kaldır, burayı süpüreceğim. Bak çayını da neredeyse hiç içmemişsin. Geç oldu, siz eve gidin, biz de kapatalım artık, dedi Selçuk’un çırağı.
Ayracı yerine koydum, kitabımı aldım. Çay bardağının yanına 10 lira bıraktım. Çırak bardağı aldı, tezgâha götürdü, çayı döktü. O ara derinden bir ses duydum, “Kitabın yedinci sayfası, yedinci satırı…” gerisini duymadım.
Ağır ağır oturduğum yerden kalkarak eve doğru yöneldim. Bir yandan da kitabın yedinci sayfasının, yedinci satırına göz ucuyla şöyle bir baktım: “Çay ilaçtır” yazıyordu. “Dost ile içileni” diye mırıldandım. Gözlerimi huşuyla kapattım, gülümsedim ve yürüdüm…