CEMAAT KİSVESİNDEN SUÇ ÖRGÜTÜNE: SİVİL DAYANIŞMANIN YOZLAŞMASI

Abone Ol

Toplumsal dayanışma, sivil toplumun ve cemaat yapılanmalarının tarihsel süreçte üstlendiği en temel işlevlerden biridir. Dayanışma ağları; yoksulla yardımlaşmak, öğrencilere burs vermek, insanı merkeze alan bir ahlak veya inanç iklimi inşa etmek amacını taşıdığı sürece toplumsal çimentoyu güçlendirir. Ancak ne zaman ki bu yapılar, asli görevleri olan “toplum yararına hizmet” çizgisinden sapar; işte o an sosyolojik ve hukuki bir nitelik değişimi başlar.

Bir cemaati yöneten irade, dayanışma ağlarını bireyi ve toplumu iyileştirmek için değil, kendi kapalı yapısının çıkarlarına koşulsuz bağlı kitleler devşirmek için kullanmaya başladığında tehlike çanları çalmaya başlar. Bu noktada ahlaki değerlerin yerini, “bizden olanlar” ve “bizden olmayanlar” şeklinde keskin bir kutuplaşma alır. Adil bir toplum düzeni arayışının yerini ise gizlilik, sadakat ayinleri ve kendisinden olanlarla devlet kurumlarına sızarak şahsi ve zümrevi bir güç elde etme tutkusu kapsar.

Tam da bu kavşakta durup sormak gerekir: İdealize edilmiş bir inanç veya hizmet gayesinden sapıp, gayrimeşru güç devşirme mekanizmasına dönüşen bir yapıya hâlâ “cemaat” denebilir mi?

Hukukun ve sosyolojinin cevabı nettir: Hayır.

Bir organizasyon, sivil ve toplumsal alanın dışına çıkarak devletin egemenlik hakkına ortak olmaya, kurumları manipüle etmeye ve mensuplarını gayrihukuki bir güç odağının emir eri haline getirmeye evrilmişse; orada artık dini veya hayri bir cemaat değil, organize bir suç veya terör örgütü mevcuttur. Cemaat kılıfı, suçun ve güç devşirme arzusunun üzerini örten kullanışlı bir paravandan ibaret hale gelir.

Bugün kamuoyunun ve yargının gündemine yansıyan iddialar çerçevesinde, Alihan Kuriş yönetimi altındaki Süleymancılar yapılanmasına dair ortaya çıkan tablo tam da bu nitelik değişimini işaret etmektedir. Süleymancılar cemaatinin geçirdiği bu dönüşüm; tarihsel süreçte eğitim ve yurt hizmetleriyle anılan bir yapının, yeni liderlik ve yönetim anlayışıyla birlikte nasıl kapalı, şeffaflıktan uzak ve devlet mekanizmalarını hedef alan bir suç yapısına evrilme riski taşıdığını gözler önüne sermektedir.

Geleneksel dayanışma bağlarının, liderin kişisel nüfuzunu ve zümresel iktidarını pekiştirmek üzere araçsallaştırılması; tabandaki samimi insanların inançlarının istismar edilerek devlete ve topluma karşı bir güç aygıtına dönüştürülmesidir. Bu durum, sadece devletin güvenliğine yönelik bir tehdit oluşturmakla kalmaz; aynı zamanda toplumun sivil yapılara, hayır kurumlarına ve inanç değerlerine olan güvenini de derinden sarsar.

Devletin asli görevi, hangi kılıfa bürünürse bürünsün, kamu düzenini ve hukukun üstünlüğünü tehdit eden bu tür yapılanmalara karşı tavizsiz durabilmektir. Çünkü cemaat kisvesi altında yürütülen kadrolaşma, sızma ve güç devşirme faaliyetleri; geçmişte ağır tecrübelerle sabit olduğu üzere, bir ülkenin geleceğine yönelik en büyük tehlikelerden biridir.

Sonuç olarak; kökleri ne kadar geriye giderse gitsin, gayesi ne kadar ulvi iddia edilirse edilsin; devleti hedef alan, toplumu bölen ve güç hırsıyla suç örgütü niteliği kazanan hiçbir yapı hoş görülemez. Alihan Kuriş ve benzeri yönetim anlayışlarının sürüklediği bu süreç, cemaat kavramının ardına saklanarak suç işleme döneminin kapandığını; hukukun, devlete sızmayı ve paralel yapılanmaları affetmeyeceğini bir kez daha ortaya koymaktadır.