CHP’DEN KOPAN KAYBOLUR GİDER

Abone Ol

Cumhuriyet Halk Partisi’nde “mutlak butlan” ihtimali konuşuluyor. Mahkeme olağanüstü kurultayı hükümsüz sayarsa, bugünkü yönetimin siyaseten tasfiye olacağı; bunun ardından da mevcut kadronun CHP’den kopup yeni bir parti kurabileceği senaryosu Ankara kulislerinde yüksek sesle dillendiriliyor. Kulağa siyasi manevra gibi geliyor olabilir. Ama Türkiye siyasetinin hafızası bu konuda son derece nettir: CHP’den kopup yeni parti kuran herkes çıktı, ses yaptı, manşet oldu ve sonunda siyasetin kıyısına savruldu.

Çünkü CHP yalnızca bir parti değildir; bir hafızadır, bir semboldür, bir siyasi soyadıdır. Türkiye’de CHP’den ayrılan isimler çoğu zaman kendilerini partiden büyük sandılar, ama seçmen onlara aynı şeyi söylemedi. CHP’den çıkan çok oldu; CHP’nin yerine geçen olmadı. Bu yüzden bugün konuşulan “ayrılırız, yeni parti kurarız” hesabı siyasetin matematiğine değil, yalnızca kişisel öfkeye dayanır.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri 1967’de yaşandı. Turhan Feyzioğlu, İsmet İnönü ile yıldızı çatışınca CHP’den ayrıldı, Güven Partisi’ni kurdu. Ankara’da büyük gürültü koptu. “CHP bölündü”, “merkez sol parçalandı”, “Feyzioğlu yeni merkez olur” denildi. Olmadı. Güven Partisi birkaç seçim sonra tabelaya dönüştü. Devlet ciddiyeti vardı, kadrosu vardı, iddiası vardı ama CHP’den kopan damar, CHP’nin gövdesini yerinden oynatamadı.

Aynı hikâyeyi 1980 sonrası Erdal İnönü’nün SODEP’i ile Deniz Baykal’ın çizgisi arasında da gördük. Sol kendi içinde bölündü, yeni tabelalar açıldı, yeni umutlar pazarlandı. Sonunda herkes yeniden CHP tabelasının gölgesine döndü. Çünkü Türkiye’de seçmen, CHP’ye kızsa bile adresi yine CHP içinde arar; CHP’nin dışındaki kopyalara değil.

Daha yakın örnek daha öğreticidir. Muharrem İnce, CHP içinde yıllarca biriktirdiği enerjiyi alıp Memleket Partisi’ni kurdu. Miting yaptı, kalabalık topladı, manşet oldu. “CHP tabanını böler”, “yeni merkez kurar”, “Anadolu dalgası yapar” dendi. Sonuç ortada: CHP kaldı, İnce küçüldü. Bugün Memleket Partisi siyasetin merkezinde değil, dipnotlarında anılıyor. Çünkü seçmen öfkesini taşır ama kimliğini kolay terk etmez.

Mustafa Sarıgül denedi. Türkiye Değişim Hareketi dedi, Türkiye Değişim Partisi dedi. Salonlar doldu, afişler basıldı, ekranlar açıldı. Sonunda ne oldu? Geldi, döndü, yine CHP’nin kapısını çaldı. Çünkü Türkiye’de CHP’den ayrılanın vardığı yer çoğu zaman yeniden CHP’nin kapısıdır. Ayrılık büyük görünür, dönüş daha büyük olur.

Bu sadece isim meselesi değildir; sosyoloji meselesidir. CHP seçmeni partiye kızar, yönetime öfkelenir, lidere itiraz eder ama kimlik değiştirmez. CHP seçmeni parti değiştirmekten çok parti içi kavga izlemeye yatkındır. Bu yüzden CHP’den kopan her hareket ilk anda “yeni merkez” heyecanı üretir, birkaç ay sonra “eski öfke”ye dönüşür. Sandık geldiğinde seçmen aslına döner, kopyayı rafta bırakır.

Bugün Özgür Özel ve mevcut kadro için konuşulan “ayrılır, yeni parti kurarlar” senaryosu da aynı duvara çarpar. Ekran ilgisi bulabilir, birkaç belediye başkanı peşlerine takılabilir, bir süre medyada parlatılabilirler. Ama Türkiye’de parti kurmak başka, seçmende kök salmak başkadır. Hele CHP’den kopup CHP’ye rağmen ayakta kalmak neredeyse imkânsızdır. Çünkü CHP’nin oyu sadece yönetimden değil, tarihsel kimliğinden beslenir. O kimliği alıp binadan çıkamazsınız.

CHP’den ayrılan çok oldu. Yeni parti kuran da çok oldu. Ama bu siyasi mezarlığın ortak kitabesinde hep aynı cümle yazdı: CHP’den çıktılar, CHP’nin yerine geçemediler.
/////////////

SÜRECİN ADINI KOYDU, DEVLETİN İSTİKAMETİNİ ÇİZDİ

Devlet Bahçeli’nin “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” çıkışı, sıradan bir siyasi öneri değil; Türkiye’nin terör sonrası dönemi nasıl yöneteceğine dair devlet aklının ilanıdır. Uzun süredir herkesin etrafında dolaştığı ama adını koymadığı meseleye Bahçeli doğrudan isim verdi. Böylece tartışma yalnızca silah bırakma başlığından çıktı, devletin terör sonrası siyasi zemini nasıl kuracağı sorusuna dönüştü.

Bahçeli’nin yaptığı şey, güvenlikten siyasete geçişin çerçevesini çizmek oldu. Türkiye yıllarca terörle mücadelede askeri başarı üretti ama silah sonrası dönemin siyasi mimarisini kurmakta zorlandı. Asıl boşluk da burada doğdu. Bahçeli şimdi tam bu boşluğu dolduruyor. Meseleyi güvenlik başlığından çıkarıp devlet denetiminde bir siyasallaşma zeminine çekiyor.

Burada konuşulan şey bir mahkûmun konforu değil, devletin çözülme sürecini hangi mekanizma ile yöneteceğidir. Bahçeli’nin “statü” vurgusu bu yüzden önemlidir. Eğer bir çözülme olacaksa devletin tanımladığı sınırlar içinde olacak; eğer bir siyasallaşma olacaksa bunun koordinatörü Kandil değil Ankara olacaktır.

Bu yaklaşım taviz değil, devlet refleksidir. Geçmiş çözüm süreçlerinde en büyük hata, kavramların ve psikolojik üstünlüğün örgüte bırakılmasıydı. Bu kez Bahçeli sürecin adını da çerçevesini de devlet adına kuruyor. Böylece Türkiye ilk kez terörün sonrasını da kendi siyasi diliyle tarif ediyor.

Bahçeli’nin yaptığı şey nettir: Silahın sustuğu yerde devletin konuşmasını sağlamak. Bu, yalnızca bir siyasi çıkış değil; terör sonrası dönemin devlet kontrolünde inşasıdır.