Okulların tatil edilmesiyle başlayan yaz tatili telaşı ve çocuklara hatta anne-babalara kitap seçme ve okuma önerileri epeyce çoğaldı. Kim, kimin için, ne maksatla, nasıl bir kitap seçmeli? Kitabı janjanlı kapaklarla takdim edenler, hangi kriterlerle kitap yayınlar? Yüzlerce soru sıralayıp cevapsız bırakabiliriz. Çocuklarımıza ne okutuyoruz? Çocuklarımızla okuyor muyuz? Birlikte birazcık düşünelim istedik.
Okulların son zili çaldı ve çocuklar evlere dağıldı. Yaz süresince aylaklık etmeden, okuyacakları kitapları almak gerek. Bayram telaşı, işler derken kitap almaya vaktimiz olmadı. Nihayet bir hafta sonu çocuklarımızı alıp bir “kitap market”e gittik; çünkü mahallenin kitapçı amcasının dükkânı kapanalı yıllar olmuştu. Market, temel tüketim mallarının sergilendiği bir köşesinin de kafe olarak kullanıldığı “biraz acayip” bir yerdi. Kitap “domates, biber, patlıcan, salatalık” gibi seçilebilir miydi? Burada, dükkâna girdiğinizde sorduğunuz kitabın rafını bilen ve o kitaba dair sizi bilgilendiren kitap sevdalısı “o eski kitapçılar nerde?” klişesini patlatmalı mı?
Kitap konusunda verdiğim konferansları, yaptığım televizyon söyleşilerini, dergilerde yazdıklarımı hatırlayınca bu yazının çok kolay olacağını düşünmüştüm. Hatta birkaç yıl önce merhum Cemil Meriç’in “«Şezlong-nişîn” teriminden yararlanarak, “Şezlong Entelektüelleri” başlıklı uzun bir yazı ile “popüler kültürün kitabı da popülerleştirerek sahte bir okuma kültürü yaygınlaştırdığını” yazmıştım. “Çocuklara Kitap Seçmek” diye masa başına oturunca hafakanlar bastı. Bu konuda ne yazılabilir? Ne okunmalıydı?
Mesela her birimizin biraz fikir sahibi olduğu Heidi bize ne anlatıyordu? Hiç düşündünüz mü? İsviçre, Alp Amca, Peter, çıplak ayaklı çocuklar… Bu küçücük kitabın şuur altımıza pompaladığı şeyler nedir? Hazır bu günlerde İsviçre gibi bir ülke gündemdeyken, geçmişinde yaşadığı hangi büyük günahın kefareti olarak terör unsurlarına “merhametle” yaklaşıyor? Bu sorular yine zor sorular ve kısa cevabı yok. Belki bir siyaset bilimci “İsviçre’nin Verdinkinder” (Sözleşmeli-Çıplak Ayaklı Çocuklar) meselesini yazar.
“Kitap Market” girişte kurduğu kocaman bir çocuk kitapları standının en tepesine, pagan kültürünü ortaçağ Avrupa masalsı anlatısıyla destekleyen büyücü okullarını, entrikaları, insan ilişkilerini gerçeklikten koparan, saygı ve merhametten bir kırıntı taşımayan özel baskılı, parlak kapaklı, ciltli kitaplara ayırmış. Bizim haylazlar o kitapları arkadaşlarında görmüşlerdi zaten. Çekici desenlerle de muhteva cilalanmıştı. Hemen alınmalı mıydı? Maalesef artık her evde bunlardan var.
Heidi yaşanmış gerçeğin portresi olsa da Batı pagan geleneğini yeniden ve yeni bir yorumla sunan Batı insanı, her durumda kültürünü ve yaşama biçimini dayatıyor. Bugün biraz, Heidi’nin hikâyesine bir başka yerden bakalım mı? Alpler, çikolata, göller, müreffeh ülkenin kartpostal görüntüsünde Peter’i çıplak ayaklı gören Heidi, ayakkabılarını çıkarıp onunla arkadaş olduğunda, papazın arkadaşı ve kiliseden nefret eden Alp Amca’yı kiliseye götürdüğünde ve arkadaşı papazla yeniden iletişim tesis ettiğinde zihin dünyamızda olup bitenler nedir? Çocuklarımız bu okuduklarından hareketle, nasıl bir dünyanın hayalini kurar? Heidi’de, “sevgi, bağışlama ve barış” dini temsilcisi kilisenin, Verdinkinder/Çıplak Ayaklı-Sözleşmeli Çocukları, çiftlik sahiplerine satarak dört yaşından itibaren çalıştırdığı gerçeğini örter mi? Bunu tipik ve masum bir örnek olarak kurcaladığınızda eminim farklı ve çarpıcı şeylerle karşılaşacaksınız.
Bizim bir Kemalettin Tuğcu’muz vardı. Hayatı boyunca sadece çocuklar için yazan ve merhamete, umuda, iyimserliğe çağıran biriydi. Son zamanlarda çocukların elinde “Anasının Kuzusu, Köyden Gelen Yabancı, Annesizler, Bir Ocak Söndü, Ana Hakkı”... gibi kitapları görmüyoruz artık. Merhameti, bağlanmayı, tazelenmenin yöntemlerini, canlanmayı, saflaşarak insanileşmeyi öğreten o hüzün demetinden neden uzaklaştık? Duyguları çağlayanlara çeviren kelimelerimiz mi kayboldu? Ağlamaktan mı korkuyoruz? Bir şezlongda cinsiyete göre kapak tasarlanarak sunulan, popüler boş kitaplar yerine neden bir Kemalettin Tuğcu kitabı okunmaz ki? Ahmet Efe’nin “Anadolu Masalları” bizi neden heyecanlandırmaz? Nasrettin Hoca’nın nükteli dili sizi tebessüm ettirmez mi? Onunla oturup 13. yüzyıldan birazcık konuşamaz mısınız? Cahit Zarifoğlu’nun “Yürekdede ile Padişah”ı ile dere kenarındaki bir söğüt ağacının gövdesine yaslanıp gölgesinde dertleşmez miydiniz? Dedelerin büyükbaba, nenelerin büyükanne olduğu bir çağda, Yürekdede çok mu yabancı geldi? Yabancılaşmadan Anadolu sofrasına döner misiniz? Anadolu’nun lezzet sofrasındaki kitaplar geçmişten bugüne taşıdığı birikimle, yarını nasıl kurmanız ve lezzetli olarak bırakmanız gerektiği konusunda size ufuk verecektir. Kitabı boş zamanlarda okunan bir emtia olmaktan çıkarmadığımız sürece, kitabı tüketen bir insana dönüşürüz; ancak tüketilen şey atık üretir. Bilgi ve kültürü atık haline getirmeyecek bir okuma disiplini ile kitaba yaklaşırsak kitap, bütün zamanlarımızı anlamlı kılacak bir dünya kurmamıza ve o görkemli dünyada yaşamamıza imkân sağlayacaktır.
Her kitap insanlığın destanından bir bölümü anlatır ve her kitap, bizden bir duyguyu bize hatırlatır. Çocuk, kadın ve erkek olarak değil, insan olarak okuduğumuzda yeniden insanlığımızın farkına varır; yeniden merhametin, duygunun, dayanışmanın, paylaşmanın ve insan olmanın destanını yazarız.
Kitap alırken durup biraz düşünmek ve ne aldığımıza dikkat etmek gerek; kelimelerle ve mürekkeple rengi değişmiş her beyaz kâğıt okunmaya değer olmayabilir.