ÇOCUKTUR DEDİK, ÇOCUKLARI KORUYAMADIK

Abone Ol

Mattia Ahmet Minguzzi 14 yaşındaydı.

Bir pazara gitmişti.

Eve dönecekti.

Dönemedi.

Bir annenin hayatı o gün ikiye bölündü:

Ahmet’ten önce ve Ahmet’ten sonra…

Sonra başka çocukların isimlerini öğrendik.

Atlas…

Ve daha niceleri…

Her cinayetten sonra Türkiye aynı soruyla yüzleşti:

Bir çocuğu öldüren kişi, yalnızca nüfus cüzdanında 18 yaşından küçük olduğu için ne kadar “çocuk” sayılmalıdır?

Minguzzi Yasası dediğimiz düzenleme, aslında bu soruya verilmiş gecikmiş bir cevaptır.

Elbette çocuk, yetişkin değildir.

Çocuğun psikolojisi, ailesi, çevresi, suça nasıl sürüklendiği dikkate alınmalıdır.

Ama hukuk yalnız failin çocukluğunu göremez.

Çünkü öldürülen de çocuktur.

Ahmet de çocuktu.

Atlas da.

Sokakta, parkta, okul yolunda korkmadan yaşamak isteyen milyonlar da…

Yıllarca “suça sürüklenen çocuk” dedik.

Peki mezara sürüklenen çocukları kim koruyacak?

Asıl kırılma burada.

16 yaşındaki biri eline bıçak alıyor.

Nereye saplarsa insanın öleceğini biliyor.

Kurbanını seçiyor.

Saldırıyor.

Sonra hukuk karşısına çıktığında bütün tartışma doğum tarihine sıkışıyorsa, toplumun adalet duygusu yaralanıyor.

Çünkü çocuk olmak başka şeydir.

Çocukluğu cezasızlık zırhına çevirmek başka şey.

Yeni düzenleme bu yüzden önemli.

Ağır suçlarda hâkime yaş nedeniyle yapılacak indirimi uygulamama imkânı tanıyor.

Ama mesele yalnızca cezayı artırmak da değil.

Asıl yapılması gereken çocuk suç işlemeye başlamadan önce ona ulaşmaktır.

Devlet okulda olmalıdır.

Ailede olmalıdır.

Mahallede olmalıdır.

Uyuşturucu satıcısının karşısında olmalıdır.

Çocukları “nasıl olsa az ceza alırlar” diye kullanan çetelerin karşısında olmalıdır.

Çünkü çocukları gerçekten korumak istiyorsak onları suç örgütlerinin ucuz tetikçisi olmaktan çıkarmalıyız.

Ama bir gerçeği de saklamamalıyız:

Önleyemediniz diye cezalandırmaktan vazgeçemezsiniz.

Sosyoloji cinayetin mazereti değildir.

Failin çocukluğu önemlidir.

Ama kurbanın çocukluğu da önemlidir.

Minguzzi Yasası’nın asıl anlamı bence burada.

Bir anne oğlunu toprağa verdi.

Sonra acısını içine gömmek yerine başka annelerin acısını engellemek için yürümeye başladı.

Kapı kapı dolaştı.

Konuştu.

Haykırdı.

Ve sonunda o ses Meclis’e ulaştı.

Buna zafer denir mi?

Sanmıyorum.

Evladının mezarına giden bir annenin zaferi olmaz.

Ancak acısının başka çocukların hayatına dönüşmesi olabilir.

Ahmet geri gelmeyecek.

Atlas geri gelmeyecek.

Hiçbiri geri gelmeyecek.

Ama bazen devlet bir çocuğu geri getiremezken, onun ölümünden bir hukuk çıkarabilir.

Bir daha aynısı olmasın diye.

Minguzzi Yasası’nın bize söylediği iki cümle olmalı:

Ve:

Adalet budur.

Ne intikamdır.

Ne merhametsizlik.

Ne de bütün sorumluluğu toplumun üzerine yıkmaktır.

Keşke “Minguzzi Yasası” diye bir şeye hiç ihtiyaç olmasaydı.

Keşke Ahmet bugün yaşasaydı.

Keşke annesi ona sadece:

deseydi.

Ve birkaç saat sonra kapı açılsaydı.

Ahmet içeri girip:

deseydi.

Olmadı.

Şimdi bu yasa başka çocukların o kapıdan eve girebilmesi için var.

Eğer bir çocuk daha eve dönebilirse, Ahmet’in adı gerçekten yaşamaya devam edecek.