DEVRİM ÖNCE KENDİ ÇOCUKLARINI YER

Abone Ol

Tarihin acımasız bir kuralı var:

En sert kavgalar çoğu zaman karşı cepheler arasında değil, aynı siperden çıkanlar arasında yaşanır.

Fransız Devrimi’nin sembol isimlerinden Danton’u giyotine götürenler kraliyet yanlıları değildi. Dün birlikte yürüdüğü devrim arkadaşlarıydı. Robespierre, kendi kurduğu düzenin çarkları arasında kaldı. Sovyet devriminin ardından Bolşevik kadroların kendi iç hesaplaşmaları, dış düşmanlarla mücadeleden daha ağır sonuçlar doğurdu.

O meşhur söz boşuna söylenmedi:

“Devrim kendi çocuklarını yer…”

Bugün Türkiye’de muhalefet cephesinde yaşanan tartışmalara biraz da bu tarihsel pencereden bakmak gerekiyor.

Yıllardır iktidarı “basına baskı yapmakla” suçlayan bir siyasi çevrenin içinden gelen kavga, şimdi çok farklı bir noktaya taşındı.

Halk TV’nin sahibi Cafer Mahiroğlu’nun sözleri bu nedenle sıradan bir polemik değil.

Çünkü Mahiroğlu diyor ki:

“Ben kanalı aldığım günden bugüne kadar devletten ya da hükümetten bana karşı hiçbir şekilde baskı, tehdit, şantaj ya da ‘şu haberi yap, bunu yapma’ mesajı gelmedi.”

Ardından çok daha ağır bir iddia ortaya koyuyor:

Kemal Kılıçdaroğlu çevresinden kendisine dolaylı mesajlar gönderildiğini, destek beklendiğini, aksi durumda “gereğinin yapılacağı” anlamına gelen mesajlar aldığını söylüyor.

Altını çizelim:
Bunlar Mahiroğlu’nun iddiaları.

Elbette muhataplarının vereceği cevap da önemlidir.

Ama siyaseten ilginç olan nokta başka…

Yıllardır “iktidar baskısı” anlatısıyla kendisini tarif eden bir medya grubunun sahibinin, bugün en ağır eleştiriyi kendi mahallesinin eski lider kadrolarına yöneltmesi.

Çünkü bazen siyasi hareketlerin en büyük sınavı rakipleriyle değil, kendi içindeki güç mücadelesiyle olur.

Tarih boyunca böyledir.

İdeallerle başlayan yürüyüşler, zaman içinde “kim temsil ediyor” kavgasına dönüşür.

Dün omuz omuza verenler, bugün birbirini ihanetle suçlayabilir.

Dün aynı masada oturanlar, bugün birbirlerinin meşruiyetini sorgulayabilir.

İç savaşların en sert savaşlar olmasının sebebi de budur:

Taraflar birbirini tanır.
Zaafları bilir.
Geçmiş hesapları vardır.
Ve kavga sadece güç kavgası değil, “gerçek mirasçı kim?” kavgasına dönüşür.

CHP çevresinde yaşanan gerilim de artık basit bir siyasi görüş ayrılığı olmaktan çıkmış görünüyor.

Bir tarafta “partiyi biz temsil ediyoruz” diyenler…

Diğer tarafta “parti çizgisinden uzaklaştırıldı” diyenler…

Arada ise yıllarca aynı cephede duran isimlerin birbirlerine yönelttiği çok ağır suçlamalar…

Bugün yaşanan aslında yeni bir şey değil.

Tarih yine eski cümlesini fısıldıyor:

En büyük hesaplaşmalar bazen kalenin dışında değil, kalenin içinde başlar.
///////////////////////

ZİRVE BİTTİ, ANTİEMPERYALİZM MODUNU AÇABİLİRİZ

Siyasetin en ilginç taraflarından biri hafızasının bazen çok kısa, arşivinin ise çok uzun olmasıdır.

Çünkü dün söylenen sözler unutulabilir ama kayıtlar unutmaz.

NATO zirvesi boyunca verilen fotoğraflar, yapılan temaslar, kurulan diplomatik cümleler, Batı dünyasıyla ilişkiler üzerine yapılan değerlendirmeler henüz çok tazeyken Türkiye yine eski ve tanıdık bir tartışmanın içine girdi.

“Amerika ile ilişki kurmak” başka bir şeydir.

“Amerika’yı kutsamak” başka bir şey.

Devletler arası diplomaside kalıcı dostluklar veya düşmanlıklar değil, çıkarlar ve dengeler vardır. Bu gerçek, 19. yüzyılda İngiltere Başbakanı Lord Palmerston’ın meşhur sözüyle anlatılır:

“Bizim ebedî müttefiklerimiz ve ebedî düşmanlarımız yoktur. Ebedî olan çıkarlarımızdır.”

Türkiye de yıllardır tam olarak bunu yapmaya çalışıyor.

NATO masasında yerini alıyor.
ABD Başkanı ile görüşüyor.
Avrupa liderleriyle temas kuruyor.
Ama aynı zamanda kendi savunma sanayisini kuruyor, kendi güvenlik politikalarını belirliyor.

Fakat içeride başka bir tartışma var.

Daha dün ABD ile kurulan temasları “büyük diplomatik başarı” diye yorumlayan bazı çevrelerin, 15 Temmuz’un yıldönümü yaklaşırken bir anda eski antiemperyalist söylemlerine dönmesi dikkat çekici.

Oysa 15 Temmuz meselesi Türkiye açısından basit bir dış politika tartışması değil.

Bu ülkenin hafızasında çok ağır bir kırılma noktası.

O gece yaşananlar, FETÖ yapılanmasının yıllar içinde devlet kurumlarına nasıl sızdığını ve bir ülkenin kendi kurumları üzerinden nasıl hedef alınabileceğini gösteren tarihi bir travma olarak kayıtlara geçti.

Türkiye’nin Batı ile ilişki kurması başka bir şeydir.

Türkiye’nin egemenlik hassasiyetlerini savunması başka bir şey.

Asıl mesele şudur:

Antiemperyalizm dönemsel açılıp kapanan bir düğme midir?

Diplomatik fotoğraf verildiğinde rafa kaldırılıp, siyasi ihtiyaç doğduğunda tekrar çıkarılacak bir kostüm müdür?

Yoksa gerçek anlamda bağımsızlıkçı duruş; Washington’da da, Brüksel’de de, Ankara’da da aynı çizgiyi koruyabilmek midir?

Türkiye’nin ihtiyacı slogan diplomasisi değil, akılcı ve güçlü devlet siyasetidir.

Çünkü büyük devletler alkışa göre değil, çıkara göre hareket eder.

Dün NATO masasında otururken de gerçek buydu.

Bugün 15 Temmuz’u konuşurken de gerçek bu.