Din kılıflı mülk savaşı ve fuzuli insanlar

Abone Ol

Tarihin her döneminde din ve devlet, din ve siyaset ilişkisi en önemli konulardan biri olmuştur.

Hatta modern yönetim biçimleri ortaya çıkmadan önce, iktidarın en önemli meşruiyet kaynağı da yine dinden geliyordu.

Tanrı krallar ya da tanrıdan yetki aldığını iddia eden krallarla başlar iktidar hikayesi.

Elimizdeki ilk kil tabletlerde bile bu gerçeklik kendisini, efsanevi anlatıların arasından göstermeye çalışır; Akad Kralı Sargon örneğinde olduğu gibi.

Ünlü Siyaset Felsefecisi Eric Voegelin’in de çok hakikatli olarak işaret ettiği “siyasi dinler” ise devletlerin, bir dinle iş birliği kuramadığı ya da kurmak istemediği zamanlarda kendini gösterir.

Neticede, var olmak ya da varlığını sürdürmek isteyen her iktidar ya bir din ile ya da onun herhangi bir mezhebi ile iş birliği yapmak yahut da kendi dinini icat etmek zorunda kalmıştır; duygu bağı kurmak ve kitleleri harekete geçirebilmek için.

Dahası, toplumlarını ulvi bir amaç uğrunda ölüme davet edebilmek için.

Siyasi dinler, bir iktidara hizmet ederken en çok da ırk taassubunu önceliyorlar; bu, çarpıtılmış semavi dinlerin ve onun aşırı kollarının ürettiğinden/icat ettiğinden daha az tehlikeli değildir.

Herkesin kardeş olduğu dünya, çıkarcının dünyası değildir zira.

Onun için de tarih boyunca bütün mülk işgalcileri ve sömürgeciler için en işlevsel manipülasyon aracı ya dinler ya da ırklar olmuştur; sonsuzluk fikrini, kutsiyet üzerinden verebildiği için.

Robert Bernasconi, Guido Barbujani, Albert Memmi, Achille Mbembe, Jean-Paul Sartre, Frantz Fanon gibi sahanın en önemli isimleri siyasetin güdümüne giren dinlerin ya da ırkçı fikirlerin neleri mahvettiğini en çarpıcı şekliyle ortaya koydular.

Ya da siyaseti kendi güdümüne alan sapkın ve aşırıcı din ve ırk düşüncelerinin bu aygıta neler yaptırdığını, tarihin en kanlı sayfaları ancak anlatabiliyor.

Hangisinin diğerini ne zaman ve nereye kadar kullanacağı meselesi ise tamamen sosyolojik ve ekonomik, psikolojik koşullara bağlı olarak tecelli ediyor.

Öne düşme rolünü de yine koşullar belirliyor; amaca giden yolda hürmette kusur etmiyorlar birbirlerine ve bir gün kral ilan ettiklerini diğer gün köle kılıyorlar.

Irkın kurumsallaşmasında -özellikle Avrupa kavrayışında- siyaset kadar filozofların da rolü oldu kuşkusuz; Kant, Locke ve Hegel örneklerinde olduğu gibi.

Yüce çıkarlar için diğerlerini, “fuzuli insan” derekesine indirgemek adına, ikna edici fikirlere duyulan ihtiyacı da böylece filozoflar karşılamış oluyordu.

En azından “bayağı” bir fikir görüntüsü de bertaraf edilerek.

Hitlerin yelkenlerini dolduran ırkçılık rüzgarının enerjisiyle, Trump ya da Netanyahu’nun kini dolduran arasında temelde hiçbir fark yok.

Farlı olan tek şey zaman, mekân ve karakterlerdir; dayandıkları din ve ırk katalizörleri dışında.

Buna bir de değişen “fuzuli insan”ı da eklemek gerekiyor sanırım.

Zira o gün Hitler için fuzuli olan Yahudilerdi; Netanyahu ve ABD’nin radikal Evancelik Savaş Bakanı için fuzuli olan ise -açık beyanıyla- “Şii ve Sünni”si ile tüm Müslümanlar ve İslam’dır…

Haydi Müslümanlar, siz ise hâlâ uyumaya ve parçalanmaya devam edin!