DOĞAN CANKU: PARMAKLARIM GİTARI BIRAKTI, BEN MÜZİĞİ BIRAKMADIM

Abone Ol

Türkiye’nin dünyaca tanınan gitar virtüözlerinden Doğan Canku, 78 yaşında hayatının en sessiz ama en çarpıcı kırılmalarından birini yaşıyor. Pandemi döneminden bu yana sağlık problemleriyle boğuşan Canku, yaşadığı denge sorununun ellerini de etkilediğini, bu yüzden o “sihirli parmaklarla” artık eskisi gibi gitar çalamadığını anlatıyor. Ama bu bir veda değil. Gitarın büyük ustası, yıllar sonra çelloya dönerek müzikle bağını başka bir yerden yeniden kuruyor.

1958’de Ankara Devlet Konservatuvarı’na girerek viyolonsel ve piyano eğitimi alan, 1964’te klasik gitarla tanıştıktan sonra Türkiye’nin en önemli gitar virtüözlerinden biri haline gelen Canku, 1969’da Selami Karaibrahimgil ve Ahmet Kurtaran’la Modern Folk Üçlüsü’nü kurdu. Topluluk, Türk halk müziği ve klasik Türk müziğini modern formlarla buluşturdu; Türkiye’yi yurt içi ve yurt dışında çok sayıda konser ve projede temsil etti.

Bugünün pop müziğine karşı çok sert konuşan Canku, elektronik müziğe, klavyeye ve yapay zekânın “gerçek müzik” üretebileceği fikrine mesafeli. İbrahim Tatlıses’in sesini, Orhan Gencebay’ın müzik adamlığını takdir ediyor; yüzlerce bestesini ise içine sinmediği için çekmecede tutuyor. Bu söyleşi, bir müzik efsanesinin sadece geçmişle değil; zamanla, bedenle, piyasa düzeniyle ve teknoloji çağının ruhsuz sesiyle hesaplaşması.

ERSOY DEDE’NİN ÖZEL RÖPORTAJI SAYFA 3’TE

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

İÇ SAYFA RÖPORTAJI
O ARTIK ÇELLO TALEBESİ

“GİTAR BENİ BIRAKTI SANDILAR; BEN MÜZİĞİ BIRAKMADIM”

Doğan Canku’nun hikâyesi, Türkiye müzik tarihinin en özel sayfalarından biri. Kütahya Tavşanlı’dan Ankara Devlet Konservatuvarı’na, çellodan gitara, Modern Folk Üçlüsü’nden solo kariyere uzanan bu yolculuk, yalnızca bir sanatçının kariyeri değil; aynı zamanda Türkiye’de müziğin değişen kaderinin de hikâyesi. Anadolu ezgilerini flamenko tekniğiyle buluşturan, halk müziğiyle klasik disiplini aynı potada eriten, gitarı sadece çalmayan; onunla düşünen, onunla konuşan bir isim Doğan Canku.

Bugün ise karşımızda başka bir Doğan Canku var. Gitarın büyük hocası, 78 yaşında çellonun başında yeniden öğrenci. Pandemi döneminden bu yana yaşadığı sağlık problemleri, denge sorunu ve ellerindeki eski hâkimiyeti kaybetmesi onu gitardan uzaklaştırmış. Fakat müzikten değil. Canku’nun hikâyesi bu yüzden yalnızca bir kayıp hikâyesi değil; geç yaşta yeniden başlamanın, direnmenin ve insanın kendi kaderine müzikle itiraz etmesinin hikâyesi.

“DENGE SORUNU SADECE YÜRÜYÜŞÜMÜ DEĞİL, ELLERİMİ DE ETKİLEDİ”

Hocam, Türkiye sizi gitarın sihirli parmaklarıyla tanıdı. Ama şimdi çok farklı bir dönemden geçtiğinizi söylüyorsunuz. Pandemiden sonra ne değişti hayatınızda?

Pandemi döneminden beri sağlık problemleriyle uğraşıyorum. En çok da denge problemi beni zorladı. İnsan ilk başta bunu sadece yürümekle, ayakta durmakla ilgili sanıyor. Ama öyle değil. Denge bozulunca bedenin bütünü etkileniyor. Eller de bundan payını alıyor. Benim için eller, sıradan iki organ değildir. Ben hayatımı parmaklarımla kazandım. Müzikle ilişkimi parmaklarım üzerinden kurdum. Şimdi o eski hâkimiyet olmayınca insan ister istemez başka bir gerçekle yüzleşiyor.

Bu denge problemini pandemi döneminde olduğunuz aşılara bağlıyorsunuz. Bunu nasıl tarif ediyorsunuz?

Ben doktor değilim. Tıbbi hüküm verecek durumda değilim. Ama kendi bedenimi biliyorum. Yaşadığım süreci biliyorum. Pandemi döneminde olduğum aşılardan sonra bu sorunların başladığını düşünüyorum. Bu benim yaşadığım tecrübe, benim kanaatim. İnsan kendi bedeninde olup biteni herkesten önce hisseder.

Bir gitar virtüözü için ellerin eskisi gibi çalışmaması ne demek?

Çok ağır bir şey. Çünkü gitar benim için sadece enstrüman değildi. Bir dil gibiydi. İnsan nasıl konuşurken kelimeleri düşünmez, kendiliğinden gelir ya; gitar da bende öyleydi. Parmaklarım giderdi, ses çıkardı, müzik olurdu. Şimdi aynı rahatlık yok. Bu insana acı veriyor. Ama ben bunu bir son gibi görmek istemedim. Gitarla arama mesafe girdi ama müzikle arama girmedi.

“GİTARIN PROFESÖRÜYDÜM, ŞİMDİ ÇELLONUN TALEBESİYİM”

Tam burada çok çarpıcı bir şey oluyor: 78 yaşında çelloya yöneliyorsunuz. Neden çello?

Çünkü çello benim hayatımda zaten vardı. Ben konservatuvarda çello okudum. Ankara Devlet Konservatuvarı’nda viyolonsel ve piyano eğitimi aldım. Sonra gitar hayatıma girdi ve her şeyi değiştirdi. Ama çello benim eski dostumdur. Şimdi yıllar sonra ona döndüm.

Bunu bir geri dönüş mü sayıyorsunuz, yoksa yeni bir başlangıç mı?

İkisi de. Bir tarafıyla geçmişe dönüş. Çünkü çello benim gençliğimde vardı. Ama öte yandan yeni bir başlangıç. Çünkü 78 yaşında bir insanın yeniden bir enstrümanın başına oturması, kendini yeniden disipline etmesi kolay değildir. Ben gitarın profesörüydüm, şimdi çellonun talebesiyim. Bu da güzel bir şey aslında. İnsan yaşlanınca her şeyi bildiğini sanmamalı. Yeniden öğrenmek insanı diri tutuyor.

Gitarla çellonun ruhu arasında nasıl bir fark var?

Gitar daha doğrudan, daha parmak ucundan konuşan bir enstrüman. Çello ise gövdeden, derinden, insan sesine yakın bir yerden konuşuyor. Çelloda başka bir keder var. Başka bir ağırlık var. Gitar daha çevik, daha kıvrak; çello daha derin, daha içli. Belki de bugün benim ruh hâlime çello daha yakın.

Peki gitarı tamamen bıraktınız mı?

Hayır, öyle demek istemem. Gitar benim hayatımdan çıkmaz. Ama eskisi gibi çalamıyorum. Bu gerçeği kabul etmek zorundayım. İnsanın yaşı ilerleyince bazı şeylerle kavga etmeyi bırakması gerekiyor. Ben de gitarla kavga etmek yerine çelloya yöneldim. Müzik benden gitmesin yeter.

“MODERN FOLK ÜÇLÜSÜ’NDE ŞÖHRET VARDI AMA SERVET YOKTU”

Modern Folk Üçlüsü yılları bugün efsane gibi anlatılıyor. Ama siz o yıllarda bile büyük paralar kazanmadığınızı söylüyorsunuz. Gerçekten öyle miydi?

Evet, öyleydi. Dışarıdan bakınca herkes çok büyük paralar kazanıldığını sanıyor. Öyle bir şey yoktu. Biz çok çalıştık, çok konser verdik, Türkiye’yi temsil ettik, sevildik. Ama bugünkü anlamda büyük paralar kazanmadık. Zaten o dönemin müzik piyasası da bugünkü gibi değildi. Şöhret vardı ama servet yoktu.

Pişmanlık var mı?

Hayır. Para kazanamadık diye pişman olmam. Ben müziği para için yapmadım. Ama şunu da söylemek lazım: Türkiye’de nitelikli müzik hiçbir zaman hak ettiği maddi karşılığı kolay bulmadı. Popüler olan, hızlı tüketilen, kolay pazarlanan şey daha çok kazandırdı. Derdi müzik olan insan çoğu zaman yalnız kaldı.

Modern Folk Üçlüsü’nün Türkiye müziğinde bıraktığı izi nasıl tarif edersiniz?

Biz bir şey denedik. Halk müziğini, klasik müziği, çok sesliliği, modern düzenlemeleri bir araya getirmeye çalıştık. O dönemde bu kolay bir şey değildi. Modern Folk Üçlüsü, sadece şarkı söyleyen bir grup değildi. Bir arayıştı. Türkiye’nin kendi sesini modern bir dille anlatma arayışıydı.

Bugün geriye dönüp baktığınızda içiniz rahat mı?

Evet. Çünkü sahici bir şey yaptık. Bizim yaptığımız işin arkasında emek vardı, bilgi vardı, müzik fikri vardı. Bugün hâlâ konuşuluyorsa demek ki bir yere değmiş.

“BUGÜNKÜ POP MÜZİĞİ DİNLEYEMİYORUM”

Bugün Türkiye’de yapılan pop müziğe çok sert karşısınız. Neyi reddediyorsunuz?

Müzik diye sunulan şeylerin çoğunu anlayamıyorum. Daha doğrusu anlamak istemiyorum. Melodi yok, ruh yok, emek yok. Her şey birbirine benziyor. Bilgisayarda yapılmış, paketlenmiş, piyasaya sürülmüş işler. Bunların beğeniliyor olmasına hayret ediyorum.

Hiç mi sevdiğiniz popçu yok?

Bugünün popçularından dinlemekten keyif aldığım kimse yok. Çok açık söylüyorum. Bana hitap etmiyor. Ben müzikte başka bir şey arıyorum. Ses arıyorum, duygu arıyorum, cümle arıyorum, tavır arıyorum. Sadece ritim, efekt, görüntü beni ilgilendirmiyor.

Bu biraz sert değil mi?

Olabilir. Ama ben böyle düşünüyorum. Herkes her şeyi beğenmek zorunda değil. Benim kulağım başka bir terbiyeden geçti. Bir müzik cümlesinin kurulması gerekir. Bir melodinin içinden insan geçmesi gerekir. Bugün çoğu şeyde bunu duymuyorum.

Sizce sorun gençlerde mi, piyasada mı?

Gençlere kızmak kolay. Asıl mesele piyasa düzeni. Gençlerin kulağı neyle beslenirse onu normal sanıyorlar. Sürekli aynı basit kalıplar, aynı elektronik sesler, aynı ritimler verilirse, insan bir süre sonra gerçek müziği tanıyamaz hale gelir. Kulağın da eğitilmesi gerekir.

“TATLISES’İN SESİNE, GENCEBAY’IN MÜZİK ADAMLIĞINA SAYGI DUYARIM”

Bugünün pop müziğine mesafelisiniz ama eskilerden İbrahim Tatlıses’in sesini takdir ettiğinizi söylüyorsunuz. O seste ne var?

İbrahim Tatlıses’in sesi çok güçlü bir sestir. Bunu kabul etmek lazım. Ben tür olarak her yaptığı müziği dinlerim, severim anlamında söylemiyorum. Ama ses ayrı bir şeydir. O seste bir güç, bir doğallık, bir damar var. İnsan bunu teslim etmeli.

Orhan Gencebay için de “müzik adamı tarafını takdir ederim” diyorsunuz.

Evet. Orhan Gencebay müziği bilen bir adamdır. Sadece şarkıcı gibi bakmamak lazım. Beste, düzenleme, yapı, makam bilgisi, enstrüman hâkimiyeti… Bunlar önemlidir. Bir müzik adamı olup olmadığını buradan anlarsınız. Gencebay’ın o tarafını takdir ederim.

Yani sizin ölçünüz tür değil, müzikal ciddiyet mi?

Kesinlikle. Ben türlere takılmam. Halk müziği, sanat müziği, arabesk, klasik, flamenko… Mesele şu: Yapılan işte müzik var mı? Bilgi var mı? Samimiyet var mı? Yoksa sadece piyasa hesabı mı var?

“YÜZLERCE BESTEM VAR AMA İÇİME SİNMEDİĞİ İÇİN ÇIKARMIYORUM”

Yüzlerce besteniz olduğunu ama bunları gün yüzüne çıkarmadığınızı söylüyorsunuz. Neden?

Çünkü içime sinmiyor. Bir bestenin ortaya çıkması için benim ona inanmam lazım. Sadece yapılmış olması yetmez. Benim kendime karşı bir ölçüm var. O ölçüyü geçmiyorsa bekler. Çekmecede kalır.

Bu mükemmeliyetçilik mi?

Belki. Ama ben buna daha çok sanat ahlakı diyorum. İnsan kendi yaptığı işe karşı acımasız olmalı. Her yaptığını piyasaya sürersen, bir süre sonra kendine ihanet edersin. Benim için beste yapmak başka, onu insanlara sunmak başka şeydir.

Peki yayımlanmış şarkılarınızı kimin okuduğuyla ilgileniyor musunuz?

Hayır. Benim şarkılarım açık. İsteyen okuyabilir. Ben şarkıyı yaptıktan sonra onun yolculuğu başlar. Kim nasıl yorumlar, nasıl söyler; çok müdahale etmek istemem.

Hiç “keşke bu kişi okumasaydı” dediğiniz oldu mu?

Olmuştur belki ama çok üzerinde durmam. Çünkü şarkı bir kere çıktı mı, artık sadece bestecinin malı değildir. İnsanların hayatına girer. Herkes onda başka bir şey bulur.

“ELEKTRONİK MÜZİĞE DE, KLAVYEYE DE MESAFELİYİM”

Elektronik müziğe tamamen karşı olduğunuzu söylüyorsunuz. Hatta klavyeye bile mesafelisiniz. Neden?

Çünkü ben müzikte insan elini, insan nefesini, insan hatasını duymak isterim. Elektronik ses bana soğuk geliyor. Klavye de öyle. Ben telin titreşimini, yayın gövdeye değmesini, parmağın sesi şekillendirmesini önemsiyorum. Müzik dediğimiz şey canlı olmalı.

Ama teknoloji müziğin imkânlarını genişletmedi mi?

Genişletmiş olabilir. Ama her genişleme derinlik getirmez. Bazen imkân çoğalır ama ruh azalır. Bugün herkes bir bilgisayarla bir şey üretebiliyor. Ama üretmek başka, müzik yapmak başka.

Yapay zekâ konusunda da ciddi endişeleriniz var.

Evet. Yapay zekânın gerçek müzik yapabileceğine inanmıyorum. Bir şeyleri taklit edebilir. Kalıpları öğrenebilir. Sesleri yan yana getirebilir. Ama müzik sadece seslerin yan yana gelmesi değildir. Müzik yaşanmışlık ister. Acı ister, sevinç ister, bekleyiş ister, insan ister.

Yapay zekâ beste yapamaz mı?

Teknik olarak bir şeyler yapar. Ama o benim için gerçek beste olmaz. Çünkü arkasında insanın iç dünyası yok. Bir makine hüzünlenmez. Bir makine özlemez. Bir makine sevdiği birini kaybetmez. O yüzden yaptığı şey bana müzik gibi gelmez.

Bugün bunların beğeniliyor olmasına ne diyorsunuz?

Hayret ediyorum. Gerçekten hayret ediyorum. Ama bu sadece müzik meselesi değil. İnsanların duyma biçimi değişti. Sabır azaldı. Derinlik azaldı. Her şey hızlı tüketiliyor. Müzik de bundan payını alıyor.

“DOĞA İÇİN BİR MÜZİKAL YAZDIM AMA SAHNELEYEMİYORUM”

Doğa üzerine bir müzikal yazdığınızı söylüyorsunuz. Nasıl bir eser bu?

Doğayla ilgili bir müzikal. Ama benim kafamdaki şey sıradan bir sahne işi değil. İçinde gerçek hayvan sesleri olmalı, dalga sesleri olmalı, yaprak hışırtıları olmalı. Doğa sadece dekor olmamalı. Sahnenin bir parçası olmalı. Hatta müziğin kendisi olmalı.

Neden sahneleyemediniz?

Çünkü benim hayal ettiğim prodüksiyonu yapmak çok zor. Belki de kimse yapmak istemez. Maliyet, teknik imkân, sahne düzeni… Bunların hepsi mesele. Ben o seslerin yapay olmasını istemiyorum. Gerçeklik arıyorum. Doğanın kendi sesini istiyorum.

Bugün size “bütçe sınırsız” deseler ilk sahne nasıl açılır?

Sessizlikle açılır. Sonra çok uzaktan bir rüzgâr sesi gelir. Yapraklar kımıldar. Bir kuş sesi duyulur. İnsan sahneye hemen girmez. Önce doğa konuşur. Çünkü insan zaten çok konuştu. Biraz da doğayı dinlememiz gerekiyor.

Bu eser sizin için özel bir yerde mi duruyor?

Evet. Çünkü ben müziği sadece insanın yaptığı bir şey olarak görmüyorum. Doğanın zaten müziği var. Biz onu çoğu zaman duymuyoruz. O müzikal biraz da bunu hatırlatma çabası.

“SİYASETTEN UZAK DURMAYA ÇALIŞIYORUM”

Siyasetten de mümkün olduğunca uzak durmaya çalıştığınızı söylüyorsunuz. Neden?

Çünkü siyaset insanı çok yıpratıyor. Sanatçının kendi iç dünyasını koruması lazım. Türkiye’de her şey çok sert yaşanıyor. İnsan bir şey söylediğinde hemen bir yere çekiliyor. Ben müziğimi korumak istiyorum.

Sanatçı tamamen siyasetin dışında kalabilir mi?

Tamamen kalabilir mi bilmiyorum. Çünkü insan yaşadığı toplumdan kopuk değildir. Ama ben günlük siyasetin kavgası içinde olmak istemem. Benim meselem müzik. İnsan. Doğa. Ses. Bunlar bana daha sahici geliyor.

“MÜZİK BENİ ZENGİN ETMEDİ AMA HAYATTA TUTTU”

Müzikten yeteri kadar para kazandınız mı? Zengin misiniz?

Bazen insan düşünüyor tabii. Bu kadar emek, bu kadar yıl… Ama müzik beni zengin etmedi diye müziğe küsmem. Müzik beni hayatta tuttu. Bu daha önemli.

Bugünün müzik piyasasında her şey tıklanma, dinlenme sayısı, algoritma üzerinden ölçülüyor. Buna nasıl bakıyorsunuz?

Benim dünyama çok uzak. Sayılar müziğin değerini göstermez. Bir şarkıyı milyon kişi dinleyebilir ama o şarkının müzikal değeri olmayabilir. Bazen çok az insanın duyduğu bir eser, çok daha kıymetlidir. Değeri piyasa belirleyemez.

Genç bir müzisyen karşınıza gelse ve “Hocam, müzikte neyi kaybetmeyeyim?” diye sorsa ona ne söylersiniz?

Kulağını kaybetme derim. Kulağını ve vicdanını. Çünkü kulak bozulursa müzik bozulur. Vicdan bozulursa insan bozulur. İkisi de giderse geriye sadece gürültü kalır.

Doğan Canku, 78 yaşında artık gitarla eskisi gibi konuşamadığını söylüyor. Ama bu suskunluk, müziğin bittiği anlamına gelmiyor. Bir zamanlar parmak uçlarından çıkan ses, şimdi çellonun gövdesinde başka bir derinlik arıyor. Gitarın profesörü, çellonun talebesi olmayı küçülme değil; yaşama tutunmanın yeni biçimi olarak görüyor.

Onun hikâyesi, Türkiye’de müziğin geçirdiği dönüşüme de sert bir ayna tutuyor. Bir yanda elektronik sesler, yapay zekâ tartışmaları, hızlı tüketilen popüler işler; öte yanda insan eline, gerçek sese, doğanın hışırtısına, telin titreşimine inanan eski bir usta.

Doğan Canku’nun cümlesi, bu röportajın en yalın özeti gibi duruyor:

“Gitarla arama mesafe girdi ama müzikle arama girmedi.”