Doğdukları yerde ölemeyenler

Abone Ol

Doğdukları yerde yaşayıp doğdukları yerde ölenleri sıkça yazdım. Sıkça o insanları düşündüm. Doğdukları yerden sürülen insanlara tanık oldum, onların acısını paylaştım. Yurtsuzluğun menem kahrını okudum insanların gözlerinde. Tutunamamış, eğreti bir duruş, hemen vazgeçmeye hazır insanların çaresizliği...

Bir de yurtlarından uzak düşmüş insanlar var. Sürgünsüz, kovulmamış, gitmiş, ekmek için, aş için, tahsil için(...) bir daha da dönememiş. Doğduğu yerde yaşayamamış. Geldiyse de yılda bir bayramlarda ciğerine çekmiş çocukluğunun kokusunu: Koyun kokusu, tezek kokusu, taze biçilmiş çimen kokusu, camideki misk kokusu, mezarlıktaki toprak kokusu, bir daha hiç duyamayacağı ninesinin elinin kuru ot kokusu, dedesinin ceketinden gelen naftalin kokusu, bahçedeki teveklerden gelen taze hıyar ve domates kokusu... Çetin Kaya Koç Hoca Ağrı’ya, doğduğu topraklara gitmişti. Resimler paylaşıyordu... Toprak çekiyor işte. Orada büyümesen, doymasan da o topraklarda doğdun işte. Doğduğumuz topraklardan gidip ne yaptık? Nafakamızı çıkarırken milyon kere Ortadoğu dedik, sayısız kere memleket için ölmeyi göze aldık, doğum ve ölüm arasında utanılacak bin şey gördük, unutacağımız günübirlik anılar biriktirdik. Koyunlarını ağıldan çıkaran bir çobanın kaygısıyla binlerce tweet attık karanlığa; hatta her sözümüz ayetmiş gibi bekledik gelecek tepkileri. O binlerce tweetten daha etkili ve öğretici hatta sağaltıcıydı anamızın 'Oğlum çık odadan, git köyün içine, insanlara karış' demesi.

Evlerimizden adeta gerçeği inkâr etmek, oyunlar kurmak için çıktık dışarıya... Dünyayı da kendimizi de kurtaramadan dönüş yolunu bulmak istiyoruz... Geri dönüş yolu zorlu. Geri döndüğümüzde o kokular yok, ama anılar o kadar taze ki; yazdığımız, kavgasını verdiğimiz o kadar dayatma gerçeklikten daha taze anılarımız.

O anılarda dipdiri biz varız. Gerçeğimiz var. Dışarıda 40-50 yılda kendimize anlattığımız, gerçek zannettiğimiz, kumdan kale gibi kurduğumuz hayatı bir vuruşta yıkıp atan köydeki ilkokulun duvarına yıllar önce çizdiğiniz at resmi var...

Bütün koşuşturmaları bir resim gibi yırtan, tüm yaşananları beyhude eden, kuzuları suladığın çeşmenin kırık kurnası var.
Narsis ve Goldman'ı köydeki odamda okumuştum. Goldman'ın ölmeden önce manastıra dönmesi ve her şeyin üzerine manastırı hiç terk etmeyen Narsis'le dertleşmesi...

Ama en çok da dünyanın tozunu attıran Zorba'nın ölmeden önce yatağından çıkıp, pencere kenarından dünyaya mutlulukla bakıp, teşekkür etmesi... Evini daha çocukken terk edip ölümüne doğru dönen kaç insan Zorba denli mutlu ölecek?

Cesare Pavese bir kasabada yaşadı uzunca bir süre. O kasabanın insanlarını yazdı. Ölümü ise kendi elleriyle şehirde bir otel odasında oldu. Mutsuzluk ya da gerçekten kopma, hayallerimizi abartmamızla başlıyor sanki.

Aleksi Krilov 17 yıl sonra Makedonya'ya, Ohri'ye döndüğünde başka bir insandı. Savaş muhabirliği, Pulitzer ödüllü fotoğrafçı... Oysa savaş kasabasına gelmişti ve âdeta ölmek için dönmüştü evine. Dünyayı biriktirmişti ama Ohri'de bir tepede öldürmüştü amcaoğlu onu. En azından doğduğu toprakta ölmüştü ve bir genç kızı kurtarmıştı. Onca yola çıktım; bir insanı kurtaramazken kendim de yolumu kaybettim.

Geçenlerde Üsküp'e gitmiştim. Orada, Türkiye'den gelen öğretmen arkadaşlarımı görmüştüm. Nazmi hoca, Erol hoca... Evi terk etmeyen kanaatkâr insanlar olduklarını düşündüm. Geldiğim yeri gördüm yüzlerinde. Münbit, arka-kale, sadık, özlenen...

Derslerimde "Uzağa giden yengeç kazana düşer" diye bir atasözünü tahlil ederdim. Unutmuşum. Oysa "Cesaretini kaybeden her şeyi kaybeder" diye bir sözün peşine düştüm ve toprak beni çekiyor artık.

Uzak neydi? Kendi ücrasına düşen, şarkısından, evinden uzaklara düşen için uzak neydi?

Yalan yaşayıp yanlış ölmekti uzak.

Köydeki mezarlığın yanına iki odalı bir ev yapsam, nefesim kesilince de yorulmadan o toprağa sırlasalar tenimi; yine de soğumaz canım, beyhude geçti ömrüm demenin acısı...

Efkârlı fotoğraflar kaldı elimde. Birilerinin özlediği yerlerin fotoğrafları... Hayat işte.