İslâmî İlimler Araştırma Vakfı (İSAV), 17-18 Kasım 2018 tarihlerinde İstanbul’da, Eresin Topkapı Hotel’de; “Yeni Usûllerle İslâmî Teblîğ ve Temsîl” konulu milletlerarası bir ilmî toplantıya ev sahipliği yaptı. Yalova Üniversitesi’nin iki günlük “uluslararasılaşma” çalıştayına katılmam sebebiyle izleyemediğim bu ilmî toplantıda sunulan kıymetli tebliğleri (1) okumak için çalışmanın kitap halinde neşredilmesini sabırla bekleyeceğiz.
Bu vesileyle, Eylül 2012’de İstanbul’u ziyareti esnasında kendisiyle bir mülâkat gerçekleştirdiğim Prof. Dr. Salih Mehdi Samarrai’nin yarım asrı aşan tebliğ ve davet tecrübesini sizlere aktarmak suretiyle bu pek mühim mevzuun daha çok gündemde kalmasına katkı yapmak istiyorum (2).
4 Kasım 1932’de Irak’ın Samarra kentinde doğan, Saddam’ın İhvân-ı Müslimîn’e uyguladığı ağır baskılar sebebiyle uzun yıllar boyunca ülkesine hiç giremeyen, ömrünün yarım asırlık kısmını Japonya’da İslam’ı tebliğ etmek için geçiren ziraat mühendisi Salih Samarrai Hoca, elliden fazla ülkede bulundu.
1961’de Japonya Müslüman Talebeler Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. Bir süredir Cidde’de yaşayan büyük davetçi, halen kurucularından biri olduğu ve yıllarca başkanlığını yaptığı Japonya İslam Merkezi’nin fahri başkanı olarak hizmetlerine devam etmektedir.
*******
Muhterem hocam, 2005 yılında Kore’de İslam’ın 50. Yılını Kutlama etkinlikleri çerçevesinde İslam Birliği’nin 25-26 Kasım tarihleri arasında düzenlediği sempozyumda siz de bir tebliğ sunmuştunuz. “Allah’a güzel davranışlarla davet etmenin lüzumu” başlıklı bu tebliğinizde vurguladığınız hususları hatırlatarak başlayabilir misiniz sohbetimize?
Müslümanlar, Arap Yarımadası’ndan doğuya ve batıya fetihçi, tüccar, seyahatçi ve davetçi olarak hareket ederken hep şu şiarı gözetmişlerdi: Allah’a davet ederken zor kullanarak değil, iyilikle ve güzel davranışlarla davet etmek. Aslında onlar bu tutumlarıyla “ Zorlama dinde yoktur.” (Bakara 2:256) ve “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et.” (Nahl 16:125) âyetlerinin talimatları doğrultusunda hareket etmiş oluyordu.
Üstadım, güzel sözle davetin hikmeti âşikâr. Allah’a zorla davet eden mi olmuştu da bu davranışı reddeden bir âyet nazil oldu?
Evet. Rivayet edildiğine göre Allah Rasulü (sas) döneminde Medine’de, ensardan bir adamın iki çocuğu Şam’a gider ve Hıristiyan olurlar. Medine’ye döndüklerinde, babaları Müslüman olmaları için kendilerini zorlamak ister. Bunun üzerine “Dinde zorlama yoktur” âyeti nazil olur. Bu konuda bir başka olay daha aktarılır: Raşit Halifelerin siretlerinde rivayet edildiğine göre, yaşlı bir Yahudi kadın Hz. Ömer’e gelip yardım talebinde bulunur, Hz. Ömer de kendisine iyi davranır ve yardım eder. Kadın yardımı alıp ayrıldığında Hz. Ömer kendisini takip ederek: ‘İslam’a girebilir misin? diye sorar. Bunun üzerine kadın: ‘Asla’ diye cevap verir. Hz. Ömer, çok üzülür. Zira, İslam’a davet ederken resmî konumunu kullanmış olabileceğini, bunun da bir nevi baskı ve zorlama olabileceğini düşünür…
İslam davetçilerinin bu âyet ve rivayetlerden yeterince ders çıkardıklarını söyleyebilir miyiz?
Evet, tarihte Müslümanlar, İran’ı, Afganistan’ı, Orta Asya’yı ve Hindistan’ı fethettiklerinde hep zorlamadan uzak durma ve hikmetle, güzel sözle davet etme yöntemini kullanmışlardır. İnsanları kutsallarıyla baş başa bırakmışlardır. Mesela, İran’daki ateşperestlerin ateşe tapmalarına karışmamışlardır, bu yüzden inançları günümüze kadar gelebilmiştir. Keza Afganistan’da 1400 yıl boyunca Bamiyan putunu olduğu gibi bırakmışlar, onu imha etme gereği duymamışlardır. En sonunda bildiğiniz gibi fanatikler gelip onu yıkmıştır. Yine Hindistan’da, Endonezya’da ve Malezya’da binlerce putu olduğu gibi bırakmışlardır. Mısır’da piramitleri ve ‘Korku Tanrısı’ heykelini yıkmadan günümüze kadar olduğu gibi bırakmışlardır.
İslam dünyasında halen önemli miktarda bir gayrimüslim nüfusun varlığı da bu yaklaşımdan mı kaynaklandı?
Evet, bin dört yüz yıl sonra bile hâlâ Mısır, Suriye, Ürdün, Lübnan ve Irak’ta Hıristiyanlar eski dinlerinde kalmaya devam edebilmişlerdir. Bunlardan İslam’ı seçenlerin kâhir ekseriyeti, bu seçimlerini sadece kendi hür iradeleriyle gerçekleştirmişlerdir. Öyle ki, Mısır’ın önde gelen Kıpti din adamları, İslam’ın yüksek müsamahasının kendilerine zarar verdiğini söylemek durumunda kalmışlardır. Mısır’a hükmeden Bizanslılar, Kıptilerin kendi mezheplerine geçmeleri için baskı uygulamışlardı. Ancak Kıptiler onlara karşı sert bir direniş ortaya koymuştu. Oysa, Müslümanlar onlara müsamahayla davrandıkları için Kıpti toplum dağılarak büyük çoğunluğu İslam’a girmiştir.
Ama hocam, tarihte birçok büyük askerî sefer gerçekleşti. Mesela, Osmanlılar mütemadiyen batıya seferler düzenledi. Bu davet tarzı, içerisinde baskıyı ve zoru barındırmıyor mu sizce?
Osmanlılar Doğu Avrupa’yı, Balkanlar’ı, Sırbistan’ı ve Bosna’yı fethettiklerinde, Osmanlı Halifesi bu ülkelerde yaşayan insanların Müslüman olmaları için baskı yapmak istemiştir. Bunun üzerine İstanbul’da bulunan Şeyhülislam’la İstişare etmiş ve Şeyhülislam kendisine, “Dinde zorlama yoktur” demiş, Halife de buna bağlı kalmıştır. Sırplar’ı Osmanlı’ya karşı direnmeleri için eğiten İngiliz subaylardan biri, 1916 yılında “Kapı Bekçileri” adıyla yayımlanan kitabında şöyle demiştir: Osmanlı’nın dinî hoşgörüsü, tam özgürlüğe sahip kiliselerinde Sırp milliyetçiliğini ve Sırp dilini korumuştur. İşte bu İslami müsamaha, Arnavutluk, Bosna, Karadağ, Sırbistan ve Hırvatistan’da yaşayan milyonlarca insanın İslam’a girmesine neden olmuştur. Aynı durum İran, Afganistan, Hindistan, Endonezya, Malezya ve bunlara ilave olarak Afrika kıtası ve dünyanın diğer bölgelerinde yaşanmıştır.
Hint alt kıtası ve Malaylar da İslam’ı müsamaha sayesinde seçti, değil mi?
Evet, aynen öyle, mesela Hindistan. Birçok gözlemci ve tarihçi, Hint yarımadasında Müslüman olanların büyük çoğunluğunun Budist kökenli olduğunu ortaya koymuştur. Aynı durum Endonezya ve diğer Güney Doğu Asya ve Uzak Doğu için de geçerlidir. Belki de Budizm’deki hoşgörülü davranma ruhu, özde arınma ve temizlenme çağrısı bu dine tâbi olanları İslam’a girmeye teşvik etmiştir.
Peki hocam, tam bu noktada şöyle bir soru kendini dayatmıyor mu? Çin’de, Filipinler’de, Avrupa’nın ortasından Rusya’nın Asya kısmına kadar olan geniş coğrafyada milyonlarca Müslüman varken İslam’ın Uzakdoğu’ya, Kore’ye ve Japonya’ya ulaşması sizce neden gecikmiştir?
Koreli Müslüman düşünür Prof. Dr. Cemil Lee ile İslam’a büyük sempati duyan Japonyalı düşünür Prof. Dr. İtagaki bu sorunun cevabını aramışlar. Dr. Cemil Lee, ansiklopedik eserinde; “Kore’de İslam’ın Tarihi ve Bugünü” başlığı altında konuyu genişçe ele almaktadır. Şöyle ki: Müslümanlar, Arap, Fars, Buharalı ve diğer uluslar her ne kadar Kore’yi iyi tanısalar, onlarla birlikte ticaret yapsalar, ülkelerine yerleşseler ve hatta ülkeye Kore adını onlar verseler de, Kore’nin dışındaki İslami merkezlerden uzak ve kopuk olmaları, Kore’deki İslami azınlığın erimesine neden olmuştur.
Malumunuz, Türkiye’den de hatırı sayılır bir askerî destek gücü gitmişti Kore’ye.
Evet, Kore savaşı esnasında Türk tugayının yirminci yüzyılın ortalarında Kore’ye ulaşması toplumda belirgin bir işlev görmüş ve bu gidiş, o topraklarda İslam’ın kendisini etkin bir şekilde gösterdiği en son dönem olmuştur. Artık gelişen teknoloji sayesinde dünya küçük bir köye dönüştüğü için dünya ülkeleri arasında iletişim kolaylaşmış ve bu değişim Kore’deki Müslüman toplumun gelişmesini kolaylaştırmıştır. Böylece Müslümanlar, Kore halkının dinamiklerinden biri haline gelmiştir. Müslüman olan ve olmayan Koreli araştırmacılar, İslam’ın Kore toprakları üzerinde parlak bir geleceği olduğu hususunda görüş birliğine varmaktadır. Endonezya, Malezya ve Brunei halklarının yaşadıkları, bu öngörü için güzel bir örnek teşkil etmektedir. Zira bu halkların düşünce ve inançları aynı kökten neşet eder.
Muhterem hocam, Sultan II. Abdülhamid’in Japonya’da İslam’ın tebliğiyle yakından ilgilendiği anlatılır. Kıymetli araştırmalar yaptığınızı bu konu hakkında bize aktaracağınız bilgiler olmalı…
Sultan II. Abdulhamid Ertuğrul gemisini göndermişti Japonya’ya. Türkler sadece Batı’ya değil, doğuya da daveti ulaştırma gayreti göstermişti. Cemil Lee’nin Diyanet’ten çıkan kitabı (3) bu konuda Türk-Japon ilişkilerine de değinmektedir. Sultan Abdülhamid’in Japonya’ya bir davet heyeti gönderdiğine dair bir söylenti hep var. Bunu çok araştırdım, ama heyetin kimlerden oluştuğunu, ne zaman gittiklerini bugüne dek bulamadım. Sadece Dahiliye Nezareti’nin Japonya’ya gönderilen iki davetçi için tahsis ettiği nakdî meblağın kaydına rastladım. Ama bu iki davetçi kimdir, gittiler mi, döndüler mi, bu konuda malumat edinemedim.
Japonya’da esaslı davet çalışmaları yürütmüş olan Abdurreşid İbrahim Sultan Abdülhamid’den destek görmüş olabilir mi?
Abdurreşid İbrahim’in Japonya’daki hizmetleri gerçekten büyük, ama Sultan Abdulhamid’den destek gördü mü görmedi mi, onu bilemiyorum. İsmail Türkoğlu’nun Diyanet tarafından basılan kitabında (4) bu hususta bir bilgi bulunabilir. Ben “Japonya’da İslam” başlıklı 5 bölümden oluşan bir yazı dizisi hazırlayıp yayınladım. 3. makalemde Osmanlı-Japon münasebetlerinin nasıl başlayıp nasıl geliştiğine de değinmiştim.
Muhterem hocam, siz Japonya’da yarım asırlık bir tecrübe yaşadınız. Japonya’da İslam’ın yayılışı sizce neden gecikti?
Benim kanaatime göre, İslam’ın doğuya; yani, İran, Afganistan, Hindistan, Endonezya, Brunei ve Filipinler’e yayılması coğrafi boyuta bağlı olarak zaman almıştır. Mantık, İslam’ın Filipinler’den sonra Japonya’ya ve onunla birlikte Kore’ye ulaşmasının kaçınılmaz olduğunu öngörür. Ancak, İspanya’nın Filipinler’i işgal etmesi ve başkent Manila’nın yöneticisi Sultan Süleyman’ı öldürmeleri doğal olarak İslam’ın doğuya doğru yayılmasını durdurmuştur.
Bu işgalin Hıristiyanlığın yayılmasına da olumsuz etkisi olmuştur. Zira Manila’da bulunan Japonyalı azınlıklar, Japonya’nın Tokyo’daki tek söz sahibi yöneticisi Kogon’a Hıristiyanlığın yayılmasının arkasında ölüm ve sömürge olduğu bilgisini verdiler. Bu da Japon lideri, Japonya’da misyonerliği durdurmaya ve iki yüz yıldan fazla bir süre ülkenin kapılarını dünyaya kapatmaya itmiştir.
(Söyleşinin ikinci kısmı inşâllah gelecek hafta yayımlanacak)
Kaynaklar:
1. İSAV; “Yeni Usûllerle İslâmî Teblîğ ve Temsîl”, İstanbul Eresin Topkapı Hotel, 17-18 Kasım 2018. , 17.11.2018.
2. Fethi GÜNGÖR; “Japonya İslam Merkezi Fahri Başkanı Prof.Dr. Salih Samarrai ile Allah’a Davetin Yöntemi Üzerine…”, Söyleşi, Kur’ani Hayat Dergisi, Sayı: 27, Kasım-Aralık 2012, s.52-58.
3. Cemil LEE; Osmanlı-Japon Münasebetleri ve Japonya’da İslamiyet, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1989, 152 s.
4. İsmail TÜRKOĞLU; Sibiryalı Meşhur Seyyah Abdürreşid İbrahim, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1997, 172 s.