Doyumsuz insan

Abone Ol

Türkiye, 25 yılda dolar bazında 6 kat büyüdü. 2 000 yılların başında 260 milyar dolar olan GSYH 1. 6 trilyon dolara çıktı. Fert başına düşen milli gelir, 3500 dolardan 19000 dolara yükseldi. Bu muazzam değişimin sonuçlarını ülkemizin her yöresinde, her sektöründe görüyoruz. Bu gelişme, ülke ve ekonomi yönetimi için büyük bir başarıdır. Bu hakkı teslim etmek lazım.

2000 yılından önce bugüne göre imkânlarımız daha kısıtlı idi. O nedenle daha azla yetiniyorduk. Azı daha çok paylaşıyor, garibanın halinden daha çok anlıyorduk. Çünkü büyük çoğunluğumuz garibandı. Ekonomik yetersizlikler birbirimize daha çok yaklaşmamızı, dayanışma içinde olmamızı mecbur kılıyordu.

Köyden kente göçmüş bir önceki neslin tutumlu, tutuculuğu hayatımıza yön veriyordu. 10 yılda bir darbelerin yaşandığı, vesayetçi bir rejim altında baskıcı bir düzende kapalı devre sıkıntı içinde yaşayıp gidiyorduk. Ceza kanunun 141 ve 142. maddesi komünizm, 163. madde ise irtica gelecek diye milletin başında cellâdın kılıcı olarak durdu. Turgut Özal 1991 yılında bu maddeleri kaldırınca ne irtica ne de komünizm geldi. Bu maddeler yüzünden yıllarca çekilen sıkıntılar, hapis cezaları da milletin yanına kâr kaldı! 1960, 1971, 1980, 1997 darbeleri ve aralarında kalan zamanlarda yapılan balans ayarları milleti canından bezdirmişti. 70 sente muhtaçlık halleri, NATO ve CENTO’ya bağımlılık durumları... Anlatacak ne çok şey var.

2002 yılında Ak Parti iktidara gelince, bütün bu sıkışmışlıklardan hızlı bir şekilde kurtulmaya başladık. Sonra tabiri caizse barajın kapakları açıldı. Her alanda çok hızlı gelişmeler yaşandı. Özellikle maddi alanda olağanüstü gelişmeler oldu. Ülke baştan sona mamur hale geldi. Yollar, barajlar, fabrikalarla ülkenin ulaşılamayan köşesi kalmadı. Parklar, bahçeler, millet bahçeleri, ağaçlandırmalarla yeniden yeşil ülke konumuna yükseldik. Uçaklar, helikopterler, tanklar, toplar, gemiler denizde, havada, karada dünyanın süper güçleri arasına girdik. Camiler, çeşmeler, hanlar, hamamlar, medreseler yeniden ihya edilerek tarih yeniden dirildi.

Peki, ekonomik büyüme hayatımıza nasıl yansıdı? Ekonomik değişimin sosyal yansıması ne oldu? Adeta kapana kıstırılmış insanlar bu hızlı gelişim karşısında ne yapacaklarını şaşırarak yılların maddi açlığını bastırmak için birbirleriyle yarışmaya başladılar. Önce ne bulduksa yedik sonra seçmeye başladık, yemeye devam ettik. Ülkemizde her 5 kişiden biri obez, Avrupa’da bir numarayız. Karnımız doydu ama gözümüz aç. Evlerimizi, arabalarımızı, kıyafetlerimizi değiştirdik. Önce biraz yadırgar gibi olduk sonra “bana ne yakışmaz ki” yaklaşımıyla aynaları çatlattık. Sadece aynaları mı? Komşuları da çatlattık. ‘Onda var ben de niye yok’ diye kıskançlık içine girerek rekabeti artırdık.

Apartmanları diktik, asansörlerde karşılaştıklarımıza hangi Türkçe ile selam vereceğiz diye birbirimizi süzdük, sonra susmayı tercih ettik. Acaba; Selamün Aleyküm mü? Günaydın mı? Hayırlı sabahlar mı? demeliyim diyerek selamı bile çarpık yaşantımıza alet ettik.

Maddi olarak ilerleyince manevi olarak ta ilerleyeceğimizi düşündük ama yanıldık. 2000’den önceki manevi prangaların maddilerden daha güçlü olduğunu anladık. Baskıcı dönemin azınlık egemen güçleri tahrip ettikleri kaleleri can hıraş koruma kararlılığını sürdürdüler. Yönetimin iyi niyetli büyük gayretlerine rağmen hala temel sorunlar devam ediyor. Asırlar boyunca İslam’ın bayraktarlığını yapmış ülkenin çocukları onlarca yıl zorla manevi değerlerinden uzak kaldılar. Maalesef atadan dededen içi boşalmış yarım yamalak bilgiler tabiri caizse merdiven altı dindarlığı doğurdu.

Uzun yıllar toplum manevi anlamda hem cahil hem de yoksul bırakılınca açılan özgürlük ortamını da sağlıklı değerlendiremedi. “Mütedeyyin” ailelerde “biz çektik çocuklarımız çekmesin” kaygısıyla evlatlarının önünü açtılar. Yokluk, yoksulluk dönemlerini yoğun yaşamış tecrübeli nesillerde kaybolmaya başlayınca her şeye maddi çıkar gözüyle bakan bir nesil ortaya çıktı. Sadece kendi menfaatini düşünen, helal-haram gözetmeyen, değerleri yok sayan bir nesil ortaya çıktı.

Bütün toplumun böyle olduğunu söylersek iyilere haksızlık etmiş oluruz. Hani derler ya “bu millet iyilerin yüzü suyu hürmetine ayakta duruyor.” Gerçekten madde ve mana dengesini tutturan, değerleri kuşanmış bir neslin hakkını da teslim edelim. Yüce Mevla’dan dileğim, iyilerin ve doğruların galebe çalmasıdır. Ne maddiyat ne de maneviyat sadece devlete bırakılamayacak kadar ehemmiyetli bir meseledir. İyilikleri çoğaltıp, iyilerden yana olalım.