DÜNYA BÜYÜK BİR DÜZEN DEĞİŞİKLİĞİNİN SANCILARINI ÇEKİYOR

Abone Ol

Bildiğimiz bütün fay hatları harekete geçmiş durumda. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası sistem çatırdıyor; güç merkezleri yer değiştiriyor, eski ittifaklar sorgulanıyor, yeni ittifaklar kuruluyor. Devletler artık yalnızca bugünü değil, önümüzdeki elli yılı hesap ederek mevzi almaya çalışıyor.

Ortadoğu’dan Afrika’ya, Doğu Akdeniz’den Yemen’e, Kafkasya’dan Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyada yaşananlara birbirinden bağımsız hadiseler olarak bakamayız.

Dünyada büyük bir yeniden yapılanma var.

Enerji yolları yeniden hesaplanıyor. Ticaret koridorları değişiyor. Savunma doktrinleri yenileniyor. Teknoloji, yapay zekâ ve savunma sanayii artık doğrudan millî egemenliğin unsurları hâline geliyor. Avrupa kendi güvenliğini tartışırken, Asya yeni güç merkezleri üretiyor. Ortadoğu ise bir kez daha küresel hesaplaşmanın merkezlerinden biri hâline geliyor.

Kısacası herkes yarışın içinde.

Herkes hazırlanıyor.

Herkes önümüzdeki zorlu dönemde kendi devletini mümkün olduğunca güçlü tutmanın hesabını yapıyor.

Peki biz ne yapıyoruz?

Türkiye olarak böyle bir tarihî dönemeçte enerjimizi günlük siyasi kavgalarla, bitmeyen kutuplaşmalarla ve birbirimizi tüketen tartışmalarla harcama lüksümüz var mı?

Bence yok.

Çünkü önümüzdeki mesele bir partinin, bir siyasi hareketin veya bir seçim döneminin meselesinden çok daha büyüktür.

Mesele DEVLET meselesidir.

Türkiye son yıllarda savunma sanayiinden enerji politikalarına, dış politikadan bölgesel nüfuz alanlarına kadar önemli bir kapasite oluşturdu. Şimdi yapılması gereken, bu birikimi ekonomik, hukuki, sosyal ve kurumsal reformlarla daha sağlam bir zemine oturtmak ve Türkiye Yüzyılı hedefini kesintiye uğratmadan ileri taşımaktır.

Ben bu nedenle ülke içindeki kısır çekişmeleri bir tarafa bırakmamız gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye’nin önündeki bu kritik tarih aralığında yeniden Recep Tayyip Erdoğan etrafında kümelenmek gerektiğine inanıyorum.

Bunu bir parti taassubuyla söylemiyorum.

Bunu, dünyanın içinden geçtiği büyük dönüşümü ve Türkiye’nin önündeki tarihî fırsatı birlikte okuyarak söylüyorum.

Erdoğan’ın uzun devlet tecrübesi, uluslararası liderlerle kurduğu doğrudan ilişkiler, kriz dönemlerinde geliştirdiği siyasal refleks ve Türkiye’nin son çeyrek asırda oluşturduğu stratejik kapasite, önümüzdeki dönemde küçümsenemeyecek bir devlet birikimidir.

Türkiye’nin ihtiyacı, bu birikimi heba etmek değil; üzerine yenisini koymaktır.

2028’i de yalnızca bir seçim tarihi olarak görmemek gerekir. Asıl mesele, Türkiye’nin 2030’lu yıllara hangi ekonomik güçle, hangi savunma kapasitesiyle, hangi toplumsal bütünlükle ve hangi uluslararası ağırlıkla gireceğidir.

Benim baktığım yer tam olarak burasıdır:

2033.

Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılının ilk on yılı tamamlandığında Türkiye; kurumlarını güçlendirmiş, ekonomisini sağlamlaştırmış, hukuk sistemindeki eksiklerini gidermiş, savunma sanayiinde bağımsızlığını ileri taşımış, terör meselesini geride bırakmış ve bölgesinde oyun kurabilen güçlü bir devlet hâline gelmelidir.

O noktadan sonra mesele kişiler olmaktan çıkmalıdır.

Kurallar, kurumlar ve güçlü devlet geleneği işlemelidir.

Türkiye rayına oturmalı; Türk milleti önüne güvenle bakabilmelidir.

Bunun için bugün yapılması gereken şey bellidir:

Kavgayı azaltmak, devleti güçlendirmek, ekonomiyi düzeltmek, adaleti tahkim etmek, toplumsal bütünlüğü korumak ve Türkiye Yüzyılı yürüyüşünü kesintiye uğratmamak.

Çünkü dünya yeniden kurulurken kenarda bekleyenlere tarih rol vermez.

Türkiye masada olmak zorundadır.

Masada güçlü olmak zorundadır.

Ve gerektiğinde o masayı kuran devletlerden biri olmak zorundadır.

Gelin, ülke içindeki kısır çekişmeleri bir süreliğine olsun ikinci plana bırakalım. Bir kez daha büyük fotoğrafa bakalım. Recep Tayyip Erdoğan etrafında millî bir güç birliği oluşturalım; Türkiye Yüzyılı’nı ileri taşıyalım.

2033’e kadar devletin temel meselelerini çözelim, sistemi sağlam raylara oturtalım.

Ondan sonra kişiler değil kurumlar, tartışmalar değil kurallar, günübirlik hesaplar değil devlet aklı konuşsun.

Dünya değişiyor.

Türkiye bu değişimin seyircisi değil, aktörü olmalıdır.

Mesele parti meselesi değildir.

Mesele Türkiye’dir.

Mesele DEVLET meselesidir.