Suriye haritasında son 20 günde büyük değişimler yaşandı. SDG, egemenlik kurduğu bölgenin dörtte üçünü kaybetti. Hayal kırıklığının haddi hesabı yok.
SDG’nin boşalttığı şehirlerin ibretlik manzarası ortaya döküldü. Şehirlerin altlarına uzun tüneller kazılmıştı. Üstelik o tüneller gelişmiş yapılar halindeydi, donatılmışlardı.
Anlaşıldı ki; SDG petrolden elde ettiği gelirleri, ABD yardımlarını, adına kavga verdiğini iddia ettiği insanlara harcamamıştı. Yerin üstünü imar etmeye, halkın hayatını iyileştirmeye çalışmamıştı. Sanki yeni baştan direnişe hazırlanıyor gibiydi. Serveti yerin altına gömmüştü.
MANZARA
Terör örgütünün stratejiden, öngörüden, bir programdan yoksun olduğu, uysa da uymasa da, bildiği tek yolu izlediği bir kez daha anlaşıldı. Yaşanan bunca değişimi görmeden, görmek istemeden, bugüne nasıl geldiyse, bugünden sonrasında da aynı biçimde devam etmeye kararlı olduğu ortaya çıktı.
“Ben buyum” diyordu örgüt. “Ben müzakere etmem, şartların değişmiş olması ile ilgilenmem.” Nasıl başladıysa öyle devam etmeye, sonuna kadar örgüt olarak kalmaya söz vermişti. Silahtan başka yöntem öğrenmemeye yeminliydi. “Ben dünyaya uymam” diyordu, “dünya bana uysun, ben değişmem, dünya değişsin.” “Dünya benim ayağıma gelsin ve haklılığımı kabul etsin. Ben üstünüm, ben güçlüyüm, ben hak ediyorum. Çünkü elimde silahım var.”
Konjonktürel bir tavırdan söz etmiyoruz. Yapısal, katılaşmış bir tutum söz konusu. Açıkçası; ufku tünel olan bir örgütten söz ediyoruz. Ya da ufka tünelden bakmaya çalışan bir örgütten…
Tünele girdiğinde zamanı durdurduğunu zannediyor. Dahası da var: zamanı geriye sarıp istediği yerde dondurduğunu düşünüyor. Bildiği: Saldırı, pusu, tehdit, korkutmak, vur-kaç, şiddet…
PROPAGANDA MAKİNASI
Bu manzara ortaya dökülürken bile propaganda makinası ısrarla başka tablolar çiziyordu. Dünyayı, SDG egemenliğindeki şehirlerde, ileri demokrasinin yaşandığına ikna etmeye çalışıyordu. O şehirlerde her ırktan, her dinden, her anlayıştan insanın, barış içinde, özgürlüklerini sonuna kadar kullanarak mutlu mesut yaşadıklarını iddia ediyordu. Oralar insan haklarının korunduğu, adeta cennete benzeyen adalar idi.
Selefi, cihatçı Şam rejimi bu düzeni kabul etmiyor, bir an önce üzerine çökmek, ütopyalarını yarıda bırakmak istiyordu.
NE FARK VAR?
Oysa apaçık ortaya çıktı ki; SDG yerin üstünü takip etmiyor, yerin üstünde yaşananlarla ilgilenmiyor. Onun aklı, yerin altına inip direnmekte. Yeryüzündeki hayattan kopuk, söyleyeceği kalmamış, artık sadece terör için terör yapıyor. Adına savaştığını iddia ettiğin halkın gerisinde kaldığının farkında değil. Yeraltına tüneller kazıyor, orada var olmaya çalışıyor. Gerillacılık yapıyor, tünel güzellemeleri anlatıyor.
Yerin üstü ile yerin altı arasında ne farkı düşünmüyor, düşünmek istemiyor.
Yerin üstü rızaya, toplumsal sözleşmeye, hukuka dayalı devlet düzenidir. Yerin altı kuralları belirsiz örgüt düzenidir. ‘Düzen’ dediysek; sözün gelişi. Örgütün baronları ne diyorsa o.
Yerin üstü hukukun gücüdür. Yerin altı gücün, hâttâ şiddetin hukukunu dayatmaktır.
Yerin üstü insana hizmettir, medeniyettir, rızaya, temsile dayanmaktır. Yerin altı insanı ezmektir, medeniyetin tersine yolculuktur, faşizmdir. Yerin üstü güveni, diyalogu inşa etme çabasıdır. Yerin altı güvensizliktir, tehdittir, tahribattır.
Yerin üstü sosyolojik yapıya saygıdır, hoşgörüdür. Yerin altı sosyolojiyi inkardır, betondan yapılma bir fanatizmdir. Yerin üstü aydınlıktır, kendi değerlerini daha da yükseltmektir. Yerin altı karanlıktır, taşeron savaşçılığın utancıdır.