Ehliyet, liyakat ve istişare üzerine

Abone Ol

Başarıda ilk ve en önemli kriterin ekip çalışmasını ve istişareyi öğrenmek ve uygulamak olduğunu söyleyenler ne derece haklı acaba?

Konuya müsaadenizle Ömer bin Abdülaziz’den bir anekdotla başlayayım.

Ömer bin Abdülaziz’e şöyle sorarlar:

“-İki yıl gibi kısa sürede çok doğru işler yaptınız ve adil bir devlet başkanı oldunuz. Bunun sırrı nedir? Nasıl muvaffak oldunuz?

Meşhur Halife Ömer bin Abdülaziz bu soruya şu cevabı verir:

-İki hususu yerine getirdim:

Ehliyet ve liyakat sahiplerini göreve getirdim.Bilmediğim tüm işleri bir bilene sorup istişare ederek yaptım.”

Bu cevap; ülkemizdeki asıl boşluğa, yapılmayana ve tıkanmışlığa işaret ediyor kanaatimce.

Ömer bin Abdülaziz, Emeviler’in yanlış politikalarına son veren ve adaletle hükmeden örnek bir devlet adamıydı.

Halifelik yaptığı 717-720 tarihleri arasında yaklaşık iki buçuk yıl hüküm sürdü. Büyük bir huzur ve sükûnetin getirildiği bir dönem  oldu. Adalette de İkinci Ömer olarak bilinir.

Hicretin 99. yılında önceki halife Süleyman bin Abdülmelik’in vasiyetiyle hilafet makamına oturdu. Ömer bin Abdülaziz, iktidara geldiğinde var olan saltanatın kaidelerini reddetmişti.

İlk dört halife, bilindiği gibi şura ile başa gelmişlerdi. Müslümanlığın orijinal uygulamasında meşveret ve şura; katılımcı anlayış esastı. Hâlbuki Ömer bin Abdülaziz’in hilafete getiriliş usulü şura ve özgür biatle olmamıştı.

Halkın huzuruna çıktı. Şöyle konuştu: “Daha önce böyle bir makama getirileceğimi bilmiyordum. Bu iş bana verilirken, kimse benim fikrimi almadı. Gerçek bir halife olabilmem için benim bu işe talip olmam, şura kararı gerekirdi. Bu sebeple daha önceden bana yaptığınız biatten vazgeçiyorum. Siz, başınıza istediğiniz kimseyi seçmekte serbestsiniz.”

Bu kez halk hür iradeleriyle kendisini seçtiklerini, başka birine razı olmayacaklarını bildirir. Çünkü o daha valiliği sırasında adil yönetimiyle halkın dilinde bir efsane olmuştu.

Ömer bin Abdülaziz halife olunca dikkat çekici uygulamaları çoktur. “Kendi atım, benim hâlime daha muvafıktır” diyerek saltanat bineklerini geri çevirir. Kendi hayvanına biner. Hanımının mücevherlerini beyt-ül mala (hazineye) bırakmasını sağlamıştı. Gayri Müslimlere uygulanan cizye vergisini kaldırır. İslamiyet hızla yayılır. Fetihler son sürat devam eder.

Öldüğünde geride bir şey bırakmamıştı Ömer bin Abdülaziz. Ona olan hayranlığını gizlemeyenlerden biri de dönemin Roma İmparatorudur. Şöyle demiştir: “Bir insanın, imkânsızlıkları dolayısıyla, ruhbanca bir hayata sahip çıkması, dünyadan el-etek çekmesi çok kolaydır. Çünkü onun zaten terk edeceği herhangi bir dünya malına sahipliği yoktur. Fakat bu halife gibi, dünyanın en büyük devletinin yöneticisi için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Onun elindeki hazinelere rağmen, bunların hiçbirine aldırmayıp, sıradan bir fakirin hayatını sürdürdü. Hayran olmamak doğrusu elden gelmiyor.”

*

Başkanlık sistemi ile birlikte milletvekili seçimi yaşadık yakın geçmişte. Milletvekili seçiminde   liyakat kriterlerinin uygulandığını görmedik.

Partilerde merkezden komisyonların marifetiyle seçilenler milletin önüne konulmaktadır. Krallık benzeri bir idare şeklini hayata geçirmiş oluyoruz aslında. Bu davranış elbette millet vicdanında ma’kes bulmamaktadır.

Hâlbuki tarihte dört halifeden başlamak üzere (eski Türk devletlerinde de) sağlam bir istişare geleneği vardı. Bir Arap diplomatı ve seyyahı olan İbni Fadlan   İslam öncesi Oğuzların istişare sistemini anlatır. Eski Oğuzlarda, kararların  istişare ile alındığını; beylerin tek başına karar vermediğini; en alttaki kişilerin bile alınan karara karşı gelme hakkı bulunduğunu söyler.

Osmanlıda milletvekili seçimi için kriterler uygulandığını belki de çoğumuz bilmiyor.*

Osmanlı mebus seçiminde, dikkatimizi çeken iki kriteri nazara verelim bu vesile ile.

“(I) Hükümetin kanunsuz ve haksız işlerini yüzüne söylemek hususunda kimseden korkup çekinmez ve ölmekten bile kaçınmaz, dünya için kimseye müdane etmez olmalıdır.

(II) Parayı görünce her şeye boyun eğecek kadar bağrı yufkalardan ve parayı çok sevenlerden olmamalıdır”

Kendi geleneğimizde   sağlam istişare ve liyakat uygulamaları varken; dışarıdan kanun ve model dilenciliği yapmaya gerek var mı? Cumhuriyet ve demokrasinin içini Batının bize uymayan değerleri ile değil, kendi töre ve geleneklerimizle peka ala doldurabiliriz.

İnsanımızın (yetkililerin) becerisizliğinin ve sorunlar karşısında aciz kalmasının   kaynağını  doğru okumalıyız. Beceri ve meziyet kazandıramayan, gelenekten ve değerlerden yoksun EĞİTİM ve OKULLAR birinci derecede sorumludur.

Ekip çalışmasını ve araştırmayı (proje yapmayı) öğreten bir kazandırıcı bir  eğitime ihtiyacımız var.

Bu gerçeği anlamak için etrafımızdaki uygulamalara da bakabiliriz: Japonya’da Avrupa’da eğitimi iyi yapan şey öğrenciye öncelikle ekip ruhu (kolektif çalışma) ve araştırma yeteneği kazandırılmasıdır. Bu ülkelerde ileri gelenlerinin çevresinde dehalardan oluşan bilim danışmanları vardır. Emevi ve abbasi dönemi halifeleri ve valileri çevresinde ve yakınında hep bilim adamlarını bulundururlardı. O yüzden bilim o dönemde en hızlı yayılmayı o dönemlerde gösterdi. Beytül hikme kuruldu.  Araştırmadan alıkoyacak her türlü engel ortadan kaldırılıyordu. Hatta  bilime büyük teşvik vardır. Örneğin tercüme ettiği eserin ağırlığı kadar altın verilmesi gibi teşviklerle ilim adamları araştırmaya yönlendiriliyordu. Şimdi aynı harekete; bilimin Türkçeleştirilmesine ihtiyaç varken;  aksine Türkiye’de yabancı dilde yayın yapma zorunluluğ ile  ülkenin ilmi varlığı dışarıya (Batıya) servis edilmektedir. Üstelik bizim bürokrat ve ileri gelenlerimizin seçkin bilim adamlarını çevrelerinde bulundurma gibi alışkanlıkları yoktur. Neden yenilikte (inovasyonda) dışarıya bağlı kaldığımıza buradan bakabiliriz.

Bu ülkelerde işe alımlarda aranan ilk ve temel kriter, istişare ve ekip çalışması ve araştırma becerisi oluyor. Mesela işe alımlarda bizdeki gibi test soruları değil mesela şu tip sorular gündeme geliyor: “Sorunlar karşısında çözüm bulabiliyor mu?”  “Başkasından yardım almayı biliyor mu?”  .

Sınav ve eğitim paradigmalarımızı yeniden sorgulamak durumundayız.

At binenin, kılıç kuşananın olmalıdır. Her şey, onu gereği gibi kullanmasını bilene yakışır…

Sözümüzü bir atasözü ile noktalayalım:

Danışan dağı aşmış, danışmayan (danışmayanın) yolu şaşmış.