Dino Buzzati, 1906'da İtalya'nın Belluno kentinde doğmuş bir İtalyan yazardır. Corriere della Sera gazetesinde savaş muhabirliği yapmıştır; fakat adını asıl 1940'ta yayımladığı Tatar Çölü ile ölümsüzleştirmiştir. Franz Kafka ve Albert Camus esintilerini hissettiğim bu roman, bekleyişin ve ertelenmiş hayatın en çarpıcı alegorilerinden biri sayılır.
Kaleyi ilk gördüğünde karşısına çıkan manzara, daha yolun başındaki bu kararsızlığı ve içindeki tedirginliği haklı çıkarır gibidir: kapkara, kocaman, eski ve tümüyle ıssız bir yapı... Duvarlardan çevredeki manzaraya kadar her şey kasvetli, iç bunaltıcıdır. Sanki bu kale, miskinleşmiş, gerçeklere gözünü yummuş, basiretsiz bir ruhun mimariye dökülmüş hâlidir.
Kalenin eski sakinlerinden Yüzbaşı Ortiz, yeni gelen Drogo'ya durumu açık yüreklilikle anlatır: burası ikinci sınıf, ölü bir sınır kalesidir; hizmet süresi resmî olarak iki yıldır ama kıdeme dört yıl olarak yazılır; nitekim insan hızla terfi etmek uğruna her şeye, hatta Bastiani Kalesi'ne bile alışabilir. Ortiz, kaleden söz ederken çocuğunun kusurlarını sayan ama aslında erdemleriyle kıyaslandığında bunların pek de önemli olmadığını bilen bir baba edası taşır. Kalenin ardında, der Ortiz, gerçek bir çöl, taşlık ve kuru bir toprak vardır — halk buna Tatar Çölü der. Tatarlar gerçekten var mıydı? Belki eskiden, belki sadece bir efsâne. Ama bu artık bir efsaneden ibarettir; oradan, eski savaş zamanlarından beri kimsenin geçtiği bile şüphelidir.
Bir zamanlar bu kaleye atanmak bir şeref sayılırmış; şimdiyse adeta bir cezadır. Alçak duvarları, ne göz alıcı ne pitoresk hiçbir yanı yoktur; yaşamın tatlı taraflarını hatırlatacak hiçbir şey barındırmaz. Drogo bir an tayinini geri almak, buradan kaçmak ister — ama beceremez. Aslında bunda bile kararı kesin değildir İnsan, kendi kaderini kararlarıyla yazması gereken bir mahluk değil mi? Yazgı, çabaya bağlı bir lütuf değil mi?
Odasında, yitik bir lambanın ışığında otururken Drogo, gerçek yalnızlığın ne demek olduğunu ilk kez anlar. Yatağının karşısındaki duvarda eski bir gravür asılıdır: humanissima viri Francisci Angloisi virtutibus — "Francesco Angloisi adlı zâtın insancıl faziletlerine ithafen." Kimdir bu adam, neyi başarmıştır, kimse bilmez artık. Kale yalnızca taştan değil, unutulmuş insanlardan ve sönmüş şereflerden de örülüdür.
Dışarıda rüzgâr siperler arasından gizemli mesajlar taşırken, karanlık bir günde Drogo annesine mektup yazar: "Özet olarak, çok mutluyum ve iyiyim." Yalandır bu söylediği.
Kaledeki hayat, belki de hiç gelmeyecek bir savaşın beyhudeliği içinde çürür. Burası kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdir. İçtimalar, nöbet değişimleri, parolalar, düşmana karşı hazırlıklar — bütün bunlar aslında bedbaht bir ruhun biteviye değişen, sunî hâlet-i ruhiyesinden başka bir şey değildir. Bazı askerler için ölümü beklemek bile, kitaptaki ifadeyle, "kendini hiç ilgilendirmeyen, bildik ve saçma bir şey"i beklemek gibidir; Drogo bu düşünceye gülümser, ama soğuğun etkisiyle yürümeye devam eder.
Ovada hareket eden bir gölge görür gibi olduğunda kahraman edasına bürünür — sonra "gözlerim yorulmuş olsa gerek" der. Yanılsamalar, aciz kahramanlık hayalleri... Burada ne bir ihtimam vardır ne de taltif edilecek bir şey; kale tılsımlı, yitik bir ruhun aynası gibidir. Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde'de "canavarlarla savaşan kişi, kendisinin de bir canavara dönüşmemesine dikkat etmelidir; uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da sana bakar" der. Ama Bastiani'de savaşılacak bir düşman yoktur — insanın kendinden ve onu oyalayan hayallerinden başka.
Kalenin bir salonunda asılı duran tablo da bu ruhu özetler: ölümcül yara almış Prens Sebastien, sırtı bir ağaca yaslanmış, pelerini ayaklarına uyumlu kıvrımlarla dökülmüş yatmaktadır. Resimde ölümün fiziksel itici yanından eser yoktur — ressam, prensin soyluluğunu ve şıklığını ölümde bile korumuştur. Burada bile, ölüm dahi estetize edilmiş, süslenmiş, gerçeğinden koparılmıştır.
Ve nihayet, ne dört ay ne dört yıl: Drogo'nun yazgısı, hayali bir düşmandan korumakla görevlendirildiği lanetli kaleye bağlanır. Yıllar sonra geriye hiçbir şey kalmaz. Yapayalnız ve hastadır artık; bir cüzzamlı gibi kapı dışarı edilir. Uğruna yıllarını verdiği kale için o, artık bir fazlalıktan başka bir şey değildir.
Elveda Bastiani Kalesi, elveda yaşanmamış hayat…