Bu toprakların bir ferdi olup da elden kayıp giden Balkanlar için hayıflanmayan, canı acımayan, kalbi kırılmayan kimse yoktur... Fakat akademik çalışmalar sizinle birlikte hayıflanmaz, onların canı acımaz. Bu tür çalışmaları okumak geveze birini dinlemek zorunda kalmak gibi. Gerekli gereksiz her şeyi söyler, siz işinize yarayanları seçersiniz; tabii öncekileri unutmadıysanız…
Konumuz Balkanlar… Üç yüz yıl hüküm sürdüğümüz Balkanlardan koparılışımız çok sayıda acı hikâye barındırıyor.
Orta Asya ve Anadolu gibi Balkanlar da Türkler için manevi anlamı yüksek bir yaşama alanı oldu. Üç yüz yıl gerek dünya gerekse de devletler tarihi açısından kısa bir zaman değildir. Bu nedenle Balkanlarda bıraktığımız izlerin silinişi hepimize acı verir. O coğrafyadaki Türk ve Müslüman varlığı doğrudan doğruya Osmanlının fetih politikasının sonucudur ve asıl problem Osmanlının koparılışı değil oradaki insanların korumasız kalışıdır. Çünkü Osmanlı o bölgeden uzaklaştıkça ve etkisi zayıfladıkça Türk ve Müslüman ahali yıllarca biriktirilmiş intikamların hedefi haline geldi ve adı konmasa da bir soykırıma maruz kaldı. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Mora’yı hatırlayın… Rumlar, Mora’da binlerce masum insanı katlederken ödülünü bağımsız Yunan devletiyle aldı.
Mithat Aydın’ın kaleme aldığı “Balkanlarda İsyan: Osmanlı-İngiliz İlişkileri Kapsamında Bosna-Hersek ve Bulgaristan Ayaklanmaları (1875-1876)” –akademik kitaplar isim konusunda estetik sevmez ve nedense tüm bilgileri kapağı açmadan görmenizi ister- ayrıntılı bir çalışma olarak dikkat çekiyor. Elbette içinden sizler için seçmeler yaptım…
Herkese bu yazıyı gösterin
O halde hiç vakit kaybetmeden 1875 yılına gidelim... Yazara göre 1875’teki Hersek Ayaklanması Osmanlı İmparatorluğu’nun felaketini hazırlamış, aynı zamanda Avrupa devletler dengesini de bozmuştur. Her ne kadar sebepleri ekonomik gerekçelere dayandırılsa da Panslavizm zehri çoktan bünyelere işlemiştir. Merkezden uzak konum, Viyana bozgununun psikolojisi ve Fransız İhtilali ile yayılan fikirler bölgeyi etkilemiş, isyan fikirlerini ateşlemiştir. Dönemin Osmanlı gazetelerinde orduyla çatışan milislerin Sırp ve Karadağlı olduğu belirtilirken “Anne Rusya” etkisi de görmezden gelinmemelidir. Rus hükümetinin isyan başlar başlamaz yardım toplamaya başlaması dikkat çekicidir.
Muhakkak ki bu isyan şimdi bağımsız birer devlet olan Karadağ ile Sırbistan’ın tarih kitaplarında bizlerin anlattığı gibi anlatılmıyor. Sonuçta her devlet ve millet tarihi kendine uygun biçimde yorumlar ve anlatır. Siz hiçbir Yunan ders kitabında “Türkler 1922’de bizi denize döktü” şeklinde bir ifadeye ya da bu anlama gelecek bir anlatıma rastlayamazsınız. Kitapta Karadağ’ın Adriyatik Denizi’ne çıkış noktası bulmak için Sırbistan’la rekabet içinde olduğu anlatılıyor. 2003 yılında kurulan Sırbistan-Karadağ ortak devleti 2006 yılında Karadağ’ın bağımsızlığını ilan etmesiyle son buldu. Bu aynı zamanda Sırbistan’ın 293 kilometrelik deniz kıyısını kaybetmesi anlamına geldi. Yani, 150 sene önce yaşanan sorun günümüzde de çözülmüş değil. Yakın zamanda deniz kıyısı için bir savaş başlarsa herkese bu yazıyı gösterin.
Ayaklanma karşısında merkezle yerel arasında bir kopukluk olduğu kesin. Maalesef can sıkıcı birçok olay meydana gelmesine rağmen Osmanlı tarafında hem olaylar küçümseniyor hem de çok geç kalınıyor. Olaylar büyüyünce de isyan uluslararası bir boyut kazanıyor ve maalesef kontrolü kaybediyoruz. Bölgede hedefleri olan Avusturya, “Anne Rusya” ve her daim mikser rolündeki İngiltere bu konuyla yakından ilgilenmiştir. Rusya, kesin ayrılık politikası izlerken İngilizler bunu Osmanlının iç sorunu olarak görüp dış müdahaleye karşı çıkmıştır. İngilizlerin kara gözümüze kara kaşımıza hayran olduklarını düşünmüyorsunuz herhalde. Kitapta bunun sebepleri açıklayıcı biçimde verilmiş.
Bahsi geçen bir diğer ayaklanma da 1876’da çıkan Bulgaristan Ayaklanması… Bağımsızlık için çıkarılan bu ayaklanma için ekonomik, siyasal, sosyolojik birçok sebep sayılabilir. Şovenist tarih kitapları Bulgar halkına “haklı” sebepler uydurmuştur; elinize alıp bakmanıza gerek yok. Tüm ayrıntıları veren kitap bir ayrıntıyı neden kaçırmış ya da en azından bizim anlayacağımız biçimde belirtmemiş garipsedim doğrusu. Bu ayrıntı Fener Rum Patrikhanesi’nin Bulgarlar üzerindeki baskısı. Osmanlıda Ortodoks Hristiyanların “Rum Milleti” altında örgütlendiği ve hepsinin patrikhaneye bağlı olduğunu söylemek yazar açısından çok zor bir şey olmamalıydı. Tarihsel bir hatırlatma yapılabilirdi. Satır satır patrikhanenin Bulgarlara yaptığı “zulüm” anlatılmış ama nedense Bulgarlık-Rumluk patrikhane bağlamında hiç tartışılmamış. Bulgar Ayaklanması, 1875’teki Hersek Ayaklanması’nın uzantısı ve 1877-78 Osmanlı Rus Harbi’ne giden yolun kilometre taşlarından biridir. Yazar Mithat Aydın, söz konusu olaylara Osmanlıdan daha fazla İngilizlerin bakışını anlattığı için sayfalar boyunca İngiliz basınının yazdıklarını okumak, Avam Kamarası’ndaki tartışmaları izlemek ve Başbakan’ın, Dışişleri Bakanı’nın kafasındaki tilkilerin kuyruklarını takip etmek zorunda kaldım.
İki ayaklanma da isyancılara bağımsızlık getirmedi ama çok önemli sonuçlara yol açtı. “93 Harbi” bu ayaklanmaların sonucunda olmuştur. Bu da Balkan Krizi’ne dönüşerek Balkanların elden çıkmasına neden olmuştur. Öte yandan kitapta özel ilgi gösterildiği için belirtiyorum İngilizlerle olan münasebetlerimiz de bu isyanlar neticesinde bozulmuştur. Normalde Balkanlarda statükonun devam etmesini isteyen İngiltere’de Türk düşmanlığına sarılan Liberal Parti, olmamış olayları olmuş gibi göstererek ve münferit hadiseleri abartarak ülke içinde Osmanlıya karşı öfkeyi köpürtmüş ve iktidarı ele geçirmiştir.
Kanadımız kopuyor
Yıllar önce yazılan ancak olayları “Balkanlarda İsyan” kitabının bıraktığı yerden devam ettiren bir başka kitaptan söz etmek istiyorum. Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli tarihçilerden biri olan Yılmaz Öztuna, “93 ve Balkan Savaşları, Avrupa Türkiye’sini Kaybımız: Rumeli’nin Elden Çıkışı” kitabıyla bizleri acı gerçeklerle yüzleştiriyor ve imparatorluğun kanatlarına benzettiği Balkanların elden çıkışını anlatıyor.
Öztuna, evvela Balkan kelimesinin kökeniyle başlıyor ve bu coğrafyada yaşayan milletlerin dili, dini ve ırkıyla ilgili bilgiler veriyor. Bunlar çok önemli çünkü bu milletlerin ayrılma ve devletleşme sürecinde bu aidiyetler belirleyici olmuştur. Osmanlının hoşgörü politikasının buraların uzun süre elde tutulmasına yardımcı olduğunu ancak aynı politikanın sonraki asırlarda kışkırtılmaya müsait milliyetçilik akımı nedeniyle karşılıksız kaldığını görürüz.
Balkanların Türk yurdu haline gelmesi on dördüncü yüzyılda başlıyor. Üst üste kazanılan zaferler bu toprakların Türkleşmesini ve İslâmlaşmasını sağlamıştır. Bu açıdan da buralarda yaşayan tebaanın 19. ve 20. yüzyılda “kendi topraklarından” ayrılmak zorunda bırakılışı acılara acı katmış, kol kola yaşadıkları dostları ve akrabaları tarafından zulme uğramaları acıları katlamıştır.
93 Harbi’nin anlatıldığı bölüm tarihimizin en hazin hikâyelerini barındırıyor. Özellikle Rusya'nın Slav milliyetçiliğiyle döktüğü ve döktürdüğü Müslüman kanı yeni devletlerin harcı olacaktır. Osmanlı bu savaşta birçok cephede vatan toprağını tutmaya çalışmıştır. Kitapta adı geçen şehirlerin bir zamanlar bizde olduğunu düşündükçe üzülmemek mümkün olmuyor. 93 Harbi denilince akla Sultan 2. Abdülhamid’in “Gazi” ünvanı verdiği Osman Paşa’nın şanlı Plevne müdafaası gelir. Yılmaz Öztuna, üç defa tekrar eden bu zafere geniş yer ayırmış ve savaşın düşman aleyhine uzadığını belirtmiştir.
Savaşları sadece toprak kaybı olarak düşünmemek gerekiyor. Bu kitapta da görüldüğü üzere kaçınılmaz bir son olarak göç hadisesi yaşanmıştır. Zulümler, baskılar, zorlamalar ve tehditler kitleler halinde göçü mecbur kılmıştır. Asırlardır yaşadığı yerleri terk etmek zorunda kalan insanların tüm varlıklarını bırakarak geldiği topraklar yeni vatanları olmuş ancak ata yurdunun acısı aradan ne kadar zaman geçerse geçsin silinmemiştir.
Bir diğer göç sebebi de Balkan Savaşları’dır. Osmanlı içindeki karışıklık, Trablusgarb’da yıpranmış ordu Balkan milletlerinin birleşmesi karşısında bir acziyet meydana getirdi. Özellikle İngilizler tarihin onlara verdiği kışkırtma vazifesini başarıyla ifa ediyor ve Osmanlının yıkım sürecini bir “iç savaş”la hızlandırmaya çalışıyordu. Düşmanlar savaşa hazırdı ama Osmanlı hazır değildi. Bu savaşlar felaketle sonuçlanmış ve vatan toprakları teker teker elden çıkmıştır. 93 Harbi, Balkan Savaşları ve üstüne Birinci Dünya Savaşı Müslüman Türk varlığını sahibi olduğu topraklardan koparmıştır. Üstelik pek çok sorunu da günümüze miras bırakmıştır.
“93 ve Balkan Savaşları, Avrupa Türkiye’sini Kaybımız: Rumeli’nin Elden Çıkışı”, Yılmaz Öztuna’nın bilgi ve birikimiyle aynı acıları yaşamış bir fert olarak kaleme aldığı güzel bir kaynak, güzel bir eser. Balkanlar, Adalar sorunu, Batı Trakya, Batum ve şimdilerde Türkiye’nin uğraştığı ne kadar sınır sorunu varsa hepsi kitapta bahsi geçen savaşların acı mirasıdır.