Bir sanatçı Belediye Başkanı’nın tutuklanmasına geçmeden önce bu hafta sonu size bir kış hikâyesi anlatmak istiyorum. Uzun yıllar yaşadığım eğitim alıp tiyatro ve gazeteciliğe başladığım şehrin hikâyesi. Kışlar yaman geçerdi o yıllarda. Şehrin iki ana caddesi kar ile dolar, esnaf, apartman görevlileri, dudaklarından sigara hiç düşmeyen belediye temizlik ekipleri el ele verir temizlerdi kardan şehri. Bütün bir gece ara ara şiddetle ama hep bir sakinlik ile yağardı kar. Çatılardan sıyrılıp aşağı düşen kar kütlelerinin gürültüsü, sokakları kaplayan kömür kokusu. Buğulu pencerelerden dışarıya süzülen sıcak evlerin kendi dünyasında kış güzel geçerdi.
Tiyatro eğitimimin son yılıydı. Şehir Tiyatrosu’nun kulis yanındaki deposunda sabahlardık. Bütün gece sadece tek bir spotun aydınlattığı sahnede prova biter, oyuncular kalın pardösülerini giyer, papaklarını kafalarına geçirip yorgun ama huzurlu adımlar ile salondan ayrılırlardı. Geride ben ve birkaç kişi kalırdık. Yönetmen, hocalar, elinden iş gelen oyuncular. Oyun sahnelenmediğinde kalorifer yanmazdı. Kulis deposunda sapları kırılmış eski bir soba. İçine konulan odun tutuşunca gürültü ile yanardı.
Duvarlara sıralanmış dekor parçaları, boya tenekeleri, eskimiş fırçalar, ütüsü bozulmuş bavullarda buruşmuş kostümlerin hav kokusu. Depo hemen ısınırdı. Üzerimizi değiştirir giyer iş elbiselerini dekor çıtalarını keser, gerdiğimiz dekor kumaşlarını kontrol eder, boyamaya başlardık. Tiyatronun bıyıkları sigara ile sararmış zayıf bekçisi kendi odasındaki elektrik ocağında demlediği çayı getirir, koyardı sobanın üzerine. Sigara dumanı, çayın ekşi buharı ile karışırdı. Uzun geceler sabaha karşı gözlerimizden akan uyku ile son bulurdu.
Bir gece artık oyunun son hazırlıklarını yapıyoruz. Dekorların boyası tamam, son rötuşlar, küçük dekor parçalarının tamamlanması ve kostümlerin hazırlanması için uğraşıyoruz. Bekçi, sobanın üzerine çayı getirdi. Tepside köyünden gelme peynir ve turşu. “Acıkmadınız mı? Hadi peynir benden ekmeği de siz bulun karnımızı doyuralım” dedi. İşimize dalmışız. Bir an durduk. O vakitler istasyondaki büfe ve bir iki gece fırını dışında ekmek bulmak mümkün değil. Ben atıldım. “Gidip alayım ekmek” dedim. Yönetmen “paramıza bir bakalım” dedi. Elini cebine attı, herkes elini cebine attı, topladık. İki ekmek bile alacak paramız yok.
Şehrin konservatuarında görevli hocalar, yönetmen, öğrenciler altı kişi ancak iki ekmek parasını toparlayabilmişiz. Birbirimizin yüzüne bakamadık bir süre. Ben öne çıktım. “Abi ben gider alırım bana bırakın” dedim. Giyindim. Çıktım depodan, tiyatronun demir kapısını zorlanarak açtım. Dışarıda kar yağıyor, sokak ışıkları bile kar’a teslim.
Fırına ulaştım. Camları buğulu, içeriye girdim uykudan gözleri kızarmış işçiler yarım bir ifade ile yüzüme baktılar. Usta üzerindeki sararmış önlüğü, rengi değişmiş terlikleri ile önüme geldi. İçeride ekşi hamur kokusu. “Abi” dedim. “Tiyatroda çalışıyorum. Bugün orada işimiz var karnımız acıktı. Ekmek alalım dedik, lakin paramız az. Beş ekmek alsam ikisini şimdi ödesem yarın da kalanını versem olur mu?” Usta gözlerini kısarak baktı bana, boğazını temizledi, yutkundu “hadi gardaş Allah versin” dedi. Gözlerim doldu. Nefes alamadım, yerimde duramadım selam verdim, çıktım.
Göğsümün ortasında tarifsiz bir acı, sadece ağlıyordum. Bir el omzuma dokundu. İrkildim, döndüm fırında çalışan bir işçi. Elinde bir torba ekmek, kısa kollu işçi elbisesi ile üşüyerek bana bakıyordu. “Gardaş bakma sen ustaya anlamaz o bu işlerden, mühim bir iş yapıyorsunuz Allah razı olsun. Ben sizin oyunlarınızı seyrediyorum. Herkese selam söyle. Paran olunca ödersin” dedi. Elime tutuşturdu ekmekleri, hızlıca uzaklaştı.
O gece hepimiz ağlayarak yedik o ekmekleri. Boğazımızda düğümlenen gelecek kaygıları ile umudumuzu sorgulayarak yedik. Yönetmen sigara yaktı sık sık ve gözlerini sildi. Sabah gün ağardı, işimiz bitti giyinip çıktık. Dışarıda kar durmuş keskin soğuk içimizi donduruyordu. Caddede yürürken yönetmen yanıma geldi. “İşte bu nedenle sanatı bırakmamak lazım. Sanat insanı vicdanlı yapıyor” dedi.
Belki de bu yüzden sanattan hiç vazgeçmedim, bir de fırından her ekmek aldığımda birkaç tane fazla ekmek parasını fırına bırakmaktan.
Sanatın ve sanatçının güzellikleri anlatması gerekiyor. Erdal Beşikçioğlu örneğinde de olduğu gibi sanatın siyasallaştırılması ya da sanatçının siyaset yapmasının, sanatı vicdandan koparıyor olduğunu görüyor ve çok üzülüyorum. Sanatçı sanat ile kalmalı çünkü sanat vicdandır. Her şeye rağmen ben bu ülkenin vicdanına ve sanatçısına çok inanıyorum.