Türk siyasetinde bazı isimler hiçbir zaman tamamen sahneden çekilmez. Sadece beklemeye alınır. Uygun zaman kollanır, uygun kriz beklenir, uygun boşluk aranır. Abdullah Gül ismi de tam olarak böyle bir siyasal aparattır. Gerektiğinde vitrine çıkarılan, gerektiğinde “makul alternatif” diye dolaşıma sokulan, gerektiğinde merkez sağın, gerektiğinde dış telkinli siyasal mühendisliğin yedek adayı olarak masaya sürülen bir isimdir. Şimdi yeniden aynı senaryo konuşuluyor: Abdullah Gül yeniden mi hazırlanıyor?
Bu soru yeni değil. Türkiye her kritik siyasal kırılmada aynı ismi yeniden duyar. 2018’de duydu. 2023’te kulislerde dolaştı. Şimdi yeniden dolaşıma sokuluyor. Sebep basit: Muhalefet bir kez daha aday üretemiyor. Kendi içinden yeni bir siyasal ağırlık çıkaramıyor. İmamoğlu yıprandı, Mansur Yavaş sınırlarına dayandı, CHP kendi iç krizleriyle boğuşuyor. Sistem yeniden “dışarıdan makul isim” arıyor. Ve her tıkandığında aynı dosya raftan iniyor: Abdullah Gül.
Bu, bir aday arayışından çok bir siyasal refleksin tekrar etmesidir. Çünkü Abdullah Gül bir siyasal heyecanın değil, bir restorasyon arzusunun ismidir. O yüzden adı her kriz döneminde yeniden dolaşıma sokulur. Gül, yeni bir siyaset vaadi olarak değil; eski düzenin daha yumuşak, daha düşük profilli, daha Batı’ya anlatılabilir yüzü olarak servis edilir. Onu yeniden siyasete çağıran şey toplumsal talep değil; sistemin kriz anlarında “geçiş figürü” arama alışkanlığıdır.
Abdullah Gül’ün siyasal profili hiçbir zaman kitle sürükleyen bir lider profili olmadı. O bir meydan siyasetçisi değildi. Bir halk mobilizasyonu üretmedi. Bir siyasi dalga kurmadı. Girdiği hiçbir denklemde Erdoğan gibi kurucu bir ağırlık, Özal gibi dönüştürücü bir cesaret, Demirel gibi sahici bir merkez sağ refleksi üretmedi. Onun siyasal ağırlığı daima kurduğu liderlikten değil, bulunduğu pozisyondan geldi. Gücü şahsından değil, sistem içindeki yerinden türedi.
Bu yüzden bugün Abdullah Gül’ün adı yeniden dolaşıma giriyorsa, bu onun güçlendiğini değil; muhalefetin zayıfladığını gösterir.
Asıl soru şudur: Abdullah Gül’ün bugün gerçekten bir şansı var mı?
Açık konuşalım: Kâğıt üzerinde evet, siyasette hayır.
Kâğıt üzerinde Gül hâlâ “yıpranmamış”, “merkezde durabilecek”, “sağa da sola da konuşabilecek”, “devlet tecrübesi olan” bir profil gibi pazarlanabilir. Muhalefetin özellikle dış destek arayan aklı için bu cazip bir formüldür. Batı’ya anlatılabilir, piyasaya güven verebilir, “radikal değil” diye sunulabilir. Özellikle muhalefetin kendi içinden bir lider çıkaramadığı kriz anlarında bu profil yeniden dolaşıma sokulur.
Ama siyaset artık sadece kâğıt üstünde işlemiyor.
Abdullah Gül’ün en büyük problemi şu: Türkiye değişti, ama Gül değişmedi.
Türkiye artık kriz anlarında teknokrat aramıyor; siyasi irade arıyor. Yönetim refleksi arıyor. Risk alan lider arıyor. Kitle sürükleyen, meydan tutan, kriz anında pozisyon alan aktör arıyor. Gül ise tam tersine, Türkiye’nin en yüksek sesle konuştuğu dönemlerde en düşük profille var olmayı seçen bir siyaset tarzının temsilcisi olarak hafızada kaldı. Toplum bugün belirsizliği yönetecek figür arıyor; belirsizliğin içinde kaybolacak bir denge ismi değil.
Bir diğer gerçek daha var: Abdullah Gül, bugün ne iktidarın doğal tabanında karşılık üretir ne muhalefetin tabanında heyecan oluşturur.
Cumhur İttifakı seçmeni açısından Gül, geçmişte kalmış bir siyasal parantezdir. Muhalefet seçmeni açısından ise ancak mecburiyetten razı olunacak “emanet aday” profili taşır. Bu iki denklemden karizma çıkmaz, dalga çıkmaz, momentum çıkmaz. En fazla masa çıkar. O masadan da seçim değil, pazarlık çıkar.
Türkiye’de seçmen artık yalnızca aday seçmiyor; irade seçiyor. Ve Abdullah Gül, bugünün siyasetinde irade değil denge, yön değil geçiş, mücadele değil restorasyon çağrıştırıyor.
Bu yüzden evet, adı yeniden dolaşıma sokulacaktır.
Evet, yeniden parlatılacaktır.
Evet, yeniden “makul aday” diye servis edilecektir.
Ama bu, bir kazanma stratejisinden çok bir çaresizlik belirtisidir.
Abdullah Gül bugün bir aday olabilir.
Ama güçlü bir aday olamaz.
Çünkü bazı isimler siyasete geri dönebilir.
Ama zaman geri dönmez.
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
EMEĞİN HAKKI, TÜRKİYE’NİN İSTİKBALİ
1 Mayıs, sadece bir takvim günü değildir. 1 Mayıs; alın terinin, emeğin, üretimin, fedakârlığın ve memleketin yükünü sırtlayan milyonların sesidir. Bugün konuşulması gereken mesele yalnızca meydanlarda yükselen sloganlar değil; o sloganların arkasındaki hayatın kendisidir. Çünkü Türkiye’de emek, sadece çalışmak değildir. Emek bu ülkede aynı zamanda sabretmektir, katlanmaktır, geçinmeye çalışmaktır, çocuğunu okutmaya uğraşmaktır, kira yetiştirmektir, ay sonunu getirmektir.
Bu yüzden 1 Mayıs’a yalnızca ideolojik bir gün gibi bakmak, emeği anlamamaktır. Türkiye’de 1 Mayıs’ın gerçek karşılığı, sabahın ilk ışığında servise binen işçidir. Gün doğmadan tarlaya inen mevsimlik emekçidir. Akşam vardiyasından çıkıp ikinci işine koşan babadır. Gündüz mesaide, gece evde hayatı sırtlayan annedir. Bu ülkenin büyümesi, rakamlardan önce onların omzunda yükselir.
Son yıllarda devletin çalışma hayatını korumaya dönük attığı adımları görmezden gelmek hakkaniyet olmaz. Asgari ücrette vergi istisnası, emekliye taban maaş koruması, EYT düzenlemesi, bayram ikramiyeleri, taşerondan kadroya geçiş, sosyal konut projeleri, istihdam teşvikleri, aile destekleri, enerji destekleri… Bunların her biri milyonlarca insanın hayatında doğrudan karşılık bulan adımlardı. Özellikle yüksek enflasyon döneminde sosyal devlet refleksinin devrede tutulması, dar gelirli kesim için ciddi bir emniyet hattı oluşturdu. Devlet burada geri çekilmedi; tam tersine, yükü hafifletmek için birçok başlıkta müdahale etti.
Bu önemlidir. Çünkü sosyal devlet, yalnızca maaş ödeyen değil; krizin yükünü vatandaşın omzundan almaya çalışan devlettir. Türkiye bu refleksi son yıllarda birçok kez gösterdi. Bugün hâlâ milyonlarca emekçi ayakta kalabiliyorsa, bunda bu koruma mekanizmalarının önemli bir payı vardır.
Ama hakikatin diğer yarısını konuşmadan 1 Mayıs eksik kalır.
Çünkü bugün mesele yalnızca atılan adımlar değildir; artık atılması gereken adımlardır. Türkiye emekçiyi koruyan bir eşik kurdu, şimdi o eşiği güçlendirmek zorunda. Çünkü işçi bugün sadece maaş istemiyor; maaşının ay sonuna kadar dayanmasını istiyor. Sadece iş istemiyor; güvenceli iş istiyor. Sadece çalışmak istemiyor; insanca yaşamak istiyor.
Bugün en büyük sorun ücretin kendisinden çok, ücretin satın alma gücüdür. İnsanlar maaş alıyor ama ayın ortasında maaş bitiyor. Büyükşehirlerde ücretliyi ezen en büyük yük artık yalnızca enflasyon değil; kiradır. Bir işçi bugün maaşının yarısını eve, kalanını yola ve mutfağa veriyor. Bu yüzden yeni dönemin en kritik başlığı ücret kadar barınma olmalıdır. Sosyal konut artık sadece bir şehircilik meselesi değil, doğrudan bir emek meselesidir. Büyükşehirlerde işçiyi koruyacak kira destekli yeni modeller kaçınılmaz hale gelmiştir.
İkinci büyük başlık vergidir. Türkiye’de ücretli daha maaşı cebine girmeden vergiyle küçülüyor. Enflasyon karşısında zam alan çalışan, birkaç ay sonra vergi dilimiyle o zammı geri veriyor. Bu sistem ücretliyi korumaz; yorar. Vergi dilimlerinin ücretli lehine yeniden düzenlenmesi artık sosyal adalet meselesidir.
Üçüncü başlık kayıt dışılıktır. Türkiye’de milyonlarca insan hâlâ sigortasız, güvencesiz, denetimsiz çalışıyor. Bu yalnızca işçinin hakkını değil, devletin düzenini de aşındırıyor. Kayıt dışı istihdama karşı daha sert ve daha sonuç alıcı bir denetim dönemi şarttır.
Dördüncü başlık emeklidir. Emeklilik bir lütuf değil, ömrünü çalışarak geçirmiş insanın hakkıdır. Emekli maaşı yalnızca yaşamayı değil, insanca yaşamayı mümkün kılmalıdır. Bu yüzden emekli aylıklarında yalnızca enflasyon farkı değil, doğrudan refah payı esas alınmalıdır.
Kadın emeği ayrı bir başlıktır. Kadın istihdamını artırmanın yolu sadece çağrı yapmak değil; kreşten bakım desteğine kadar gerçek sosyal altyapıyı kurmaktır. Genç işsizlik için de yalnızca diploma değil, doğrudan sektör bazlı üretim odaklı istihdam modeli gerekir. Türkiye’nin yeni çalışma hayatı yalnızca daha çok iş değil, daha nitelikli iş üretmek zorundadır.
1 Mayıs bu yüzden bir kutlama kadar bir muhasebe günüdür. Türkiye bugün emeği koruyan adımlar atmıştır; şimdi o adımları derinleştirme zamanıdır. Bu ülke üretimini büyüttü. Şimdi sıra, o büyümeyi alın terine daha adil yansıtmaktadır.
Çünkü güçlü ekonomi yalnızca rakamla kurulmaz. Güçlü ekonomi, emeğin hakkı teslim edildiğinde kurulur.
Ve unutulmamalıdır:
Bir ülkenin gerçek serveti döviz kasasında değil, sabah işe giden insanının omzundadır.